Arama İzni Çıkartıldı

14 Temmuz 2019 Pazar

yol - 2 -


yol -2-
                      -yalnızlık

Her dönemimin bir şarkısı oldu hayatımda. Her yolun psikolojisine özel şarkılar bütünü kulaklarım. Uzun bir yolun yirmi üçüncü virajına sakin bir giriş yapacağım şu sıralar beş ayın ardından gelen yol günlüğü. Bugün, belki hiçbir zaman hayal dahi etmediği gerçeklerin yükünü sırtlamaya çalışan bir çocuk olarak şu birkaç ayda binlerce kilometre yol gittim. Hiç sevmem dediğim otobüs yolculuklarının gediklisi oldum iki koca bavul eşliğinde. Yirmi saat otobüs yolculuğu mu olur? Derken bunu rutin haline getirdim istemsizce. Büyük konuşmamak gerekliliğinin suratıma geçirdiği tokatlardan kızarmış yüzüm gerçeğin acımasızlığıyla yüzleşti şu beş ayda. Sahip olmadan hakkında atıp tuttuğum ne varsa dönüp hesap sormasını bildi benden. Sahip olunmayan şeyler hakkında atıp tutmak ne de kolaymış, bir daha asla notu vurgulu bir şekilde kendime. Para, garip bir şey. Hiç para kazanmazken her şeye sahip olabileceğimi düşünürdüm. Şimdi para denilen şeye sahip olmama rağmen hiçbir zaman her şeye sahip olamayacağımı düşünüyorum çok katı bir şekilde. Oysa param yokken dahi istediğim her şeyi taksit taksit alırdım sorumluluk nedir bilmeyen omuzlarım eşliğinde. Şimdiyse omuzlarım yüklü sorumluluklar yığını adeta. Bu yolculukta çok şey yazıyorum hem de çok fazla. Şiire inanıyorum. Yaprak yaprak şiirdir şimdi topraklarım. Fakat şiirlerim sergi kaldıramazlar. Belki bir gün, bilemiyorum. Bekleyen kalabalıklar yok bildiğim tek şey budur. Fakat biliyorum, bir yer var. İnanç yüklü yarınlar kuluçkadadır o yerde. Bu yol, beni her geçen gün içten içe değiştiren bir imtihan adeta. farklı bir ‘ben’ kendimi ilk kez sıcak bulduğum. Nitelik peşinde sürüklendiğim, çabaladığım dönemler. Birçok şey üretme hevesiyle geçirdiğim saatlerin bıraktığı hazlar. Evet, sorumluluklar ve yeni bir hayat garipsetirken bana kendilerini, aldığım hazlar denge sağlıyor hayatımda. Yalnızlığın bu denli yorucu fakat keyifli olduğunu bilmezdim. Bir de bu yalnızlık arada bin kilometreden fazla bir mesafe barındırıyorsa daha fazla yalnız hissedemezdim. Fakat garip bir his ki seviyorum. Bu yolculuk elbet yalnız sürmeyecek biliyorum. O güne kadar bana eşlik edecek olan yalnızlığımın peşinde keyifle sürükleniyorum.  


yol, bitene kadar devam edecek…

2 Şubat 2019 Cumartesi

yol -1-

http://dustinpowellmusic.bandcamp.com/track/road-to-the-moon


yol -1-

‘’ Herkes kendi balkonundan sorumludur: kimisi saksılarca güzel çiçeklerle donatır, kimisi yalnızca depo niyetine kullanır.’’


Dünya milyarlarca yolun bir gün kesişmeyi beklediği bir otoban adeta. Görmediğimiz insanların ‘kaderlerini’ etkilediğimiz, hiç beklemediğimiz insanların bizleri yolumuzdan saptırdığı, hiç beklemediğimiz anda kendimizi hiç ummadığımız yerlere giderken bulduğumuz bir karmaşa. Kimimizin yolu topraktan, kimimizin asfalt. Kimimizin yolu dahi yok. Yola ne zaman çıkılır bilinmez. Dante otuz beşinde çıktı, bense yirmi iki. Pesimist yazarların, intihar etmiş şairlerin, bunaltıcı hayatlar tüketmiş insanların öykülerini aldım yanıma. Maneviyatı eksik etmeyeceğime söz verdim kendime ve milyarlarca yoldan yalnızca birisi olan kendi yoluma koyuldum. Topraktan mı asfalttan mı dersen benimkisi umuttan bir yoldu. Bir şeyleri bulma umuduyla adımlarımı emanet ettiğim bir yol. Henüz yolun başındayken hayatıma bazı misafirler dahil oldu. Fakat yolum uzundu ve misafirliğin kısası makbuldü. Vedalaştım her biriyle. Çocuktum, boyum kadar duvarların arasından çağladım bozkırlara. Çocuktum, boyumdan büyük yalnızlıklar yaşadım. Bir çocuk ne kadar kalabalık olabilirse o kadar kalabalık kasabalarda çoğalmak ümidiyle aradım. Bir çocuk ne kadar hüzün dolu olabilirse o kadar gülümsedim.   Bu yolculukta her şeyi yazdım, yazmasam olmazdı. Bazı zamanlar belirsizliklerden, bazı zaman umut yüklü yarınlardan geçtim. Bazı zamanlar kaybedilmiş dünlere, bazı zamanlar beklenen günlere konuk oldum. Güldüm, güldürdüm. Ağladım ama içimden. Hiç sesli ağlamadım zaten ben. Bazen ağlamaktan daha fazlası gerek dedim gördükçe dünyadaki hüznü. Yalnızca birkaç gözyaşı temizleyemez bu kiri, nehirler akıtmalı gözlerden. Bazense sessizce izledim kırışıklıklarını yüzlerin. Etrafıma aldırmadan yol almaya çalıştım:

Yürüdüm usulca, çekinmedim belirsizlikten. Şu etrafımı kaplayan örtü, çocukluğumun küreklerle kazınan yollarından başka nedir ki?

Anladım ki zor. Bir şeylerin farkındayken veya bir şeylerin farkına varmaya çalışırken yaşamak zor. Bu yaşamın yükünü sayılarla ölçemeyeceğimi anladım. Bir çocuğun kirli suratındaki kurumuş gözyaşında anladım. Ölümünü bekleyen bir ihtiyarın gözlerindeki parıltıda anladım. Anladım ki yaşımız dünyadaki varlığımızdan ibaret yalnızca. Yaşantımız, varlığımızdan daha yaşlı...


yol bitene kadar devam edecek…

15 Aralık 2018 Cumartesi

plüton


plüton

Yalnızca güzel şarkılarla aydınlanır gezegenim. Ben, tek başıma şu evreni kaplayan bir gezegenim. Güzel bir şarkı daha dinleyebilmek için evrendeki yerini feda edebilecek bir gezegen. Gözlerini kapayıp kendini bir müziğin akışına bırakmak tek yaşam gayesi olmuş sıcak bir gezegen. Keşfedilmemiş galaksilere inat keşfedilmemiş şarkıların peşinde. Enerjisini notalardan, eşsiz seslerden, ritimlerden alan ve bunun için yaşayan. Sonbaharında hüznüyle sararan, ilkbaharında neşesiyle saçılan. Şarkılardan evren yaratmış bir kimseyi üzebilir misiniz? Sığınacağı binlerce melodisi olan bir gezegeni galaksinizden dışlayabilir misiniz? Üstünü çizebilir misiniz ya da ayaklarınızla ezebilir misiniz? Laflarınız incitir mi sizce böyle bir gezegeni? İçerisinde sadece iyilik barındırmayı kendisine görev edinmiş, hiçbir zaman gökyüzüne karanlığın hakim olmadığı, yıldızlarının gündüzleri de gökyüzünde misafir olduğu yani hiçbir şeyin ve hiç kimsenin dışlanmadığı bir gezegen. Susmuş, sönmüş binlerce yıldızın, gezegenin ardında bir ütopya edasıyla dikilen, evrenin getirdiği ve de getireceği iyi ve kötü her şeyi yine evrenden bilen milyonlarca ölü galaksinin içerisinde kendi yaşam alanını kurabilmiş bir gezegen. İçerisinde ritmin, edebiyatın, sanatın olduğu. Hayallerin gerçeklerden daha gerçekçi olduğu. Renklerin görünenden daha renkli olduğu. Müzik seslerinin evrene son ses yayın yaptığı ve bu yayınların ölü gezegenlerce başka varlıkların sinyalleri olarak algılandığı küçük bir gezegen. Emekli bir memur edasıyla kendi kendisine yetebilen. Kıt kanaat geçinen belki fakat her anında yaşadığı için mutlu olan. Emin olabilirsiniz ki asla sizin ölüm kokan, çürümüş, yozlaşmış, siyaha boyanmış gezegenlerinize hiçbir zaman adım atmayacağız. Güneş olmadan da varız, var olacağız. Hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin enerjisini sömürmeden, hiçbir parçayı kendi peşimizde asırlarca sürüklemeden kendi yörüngemizde şiddetin, yalanın, hırsların ve kötülüklerin olmadığı küçük gezegenimizde hayatlarımızı güzelleştirebildiğimiz kadar güzelleştirecek ve sizin o kokuşmuş gezegenlerinizden kaçma çabalarınızı izleyeceğiz. Elinizdekileri nasıl teker teker düşünmeden tükettiğinizi, her şey için geç olduğu bir zamanda milyarlarca insan olarak dönüp de arkanıza bakarak yaşayacağınız pişmanlıkları seyrederek her şeyden izole bir şekilde tüketmek için değil de yaşamak için yaşıyor olmanın muhteşem keyfiyle nefis şarkılar eşliğinde sönük yıldızlara ışık olmaya çalışacağız…
-az ötede yaşayan ‘’cüce’’ gezegen-




18 Kasım 2018 Pazar

dayı I-II



dayı I-II 
(tamamı)




‘’Değiştirdin mi bezi?’’
‘’Yok dayı. Değiştireyim mi?’’
‘’Boşver.’’
Sigarasını içmeye devam etti. Hafif çiseleyen yağmurun altında, evin ön kısmındaki divanda oturuyordu Ahmet’le. Sefer Dayı derler kendisine, eski muhtarlarından köyün.
‘’Çağırdın mı doktoru?’’
‘’Çağırdım.’’
‘’Saat kaç?’’
‘’3 oldu dayı.’’
‘’Güzel.’’
Keyiflice çekti sigarasını içine. Hafif üşüyen bedenini yeleğiyle sardı sıkı sıkıya Sefer Dayı. Uzattı bacaklarını divana, koydu şapkasını başının altına uzandı.
‘’İnlemeye devam ediyor mu?’’
‘’Yok dayı, kesildi sesi biraz.’’
‘’Saat kaç?’’
‘’5 dakika oldu soralı dayı, söyleyeyim mi yine?’’
‘’Boşver.’’
Güldü kendi kendine. Yağmurun sesi, toprağın kokusu bir de sigarasının dumanı keyiflendirmişti iyice.
‘’Namaza ne kadar var?’’
‘’Var bir bir buçuk saat kadar dayı.’’
‘’İçsek bir rakı, yetişir miyiz sabaha?’’
‘’Tövbe de dayı. Doktor gelecek hem ne rakısı’’
‘’Çağırdın mı doktoru?’’
‘’Çağırdım dedim ya.’’
‘’Çağırdıysan nerede ulan bu doktor!’’
Gülerek konuşuyordu Sefer Dayı. Gülmesi sinirdendi.
‘’Bakıp geleyim mi tekrardan?’’
‘’Sormadan bir bok da beceremezsin değil mi? Kalk bak gel.’’
‘’Eyvallah dayı.’’
Doğruldu Sefer Dayı, yavaşça dikildi ayağa. Gömleğini pantolonunun içine soktu ağzında bitmek bilmeyen uzun sigarasını yavaşça içine çekerken. Pencereden içeriye doğru uzattı kafasını, ses kesilmişti. Hafiften bir tebessüm belirdi dudaklarında, sakalını sıvazladı. Ayakkabılarını geçirdi ayaklarına, merdivenlerden inerek yağmura bıraktı kendisini. Bahçeye doğru yürüyordu elleri arkada. Sigarası da bitmişti sonunda, izmaritine kadar içmişte yine. Attı izmariti, bastı üstüne. Bahçeye gelince yerden kazmayı aldı. Yeleğini çıkarttı, yere yakın bir dala astı. Kirli beyaz gömleğinin kollarını usulca sıyırdı. Biraz da paçalarını. Kazmayı yavaşça kavradı. İyice hissetti ve ardından bağırarak vurmaya başladı kazmayı toprağa. Bu sırada Ahmet, doktorla birlikte geri dönüyordu. Sefer Dayı’nın sesini duyunca koşmaya başladı. Eve vardığında ilk olarak daldı kapıdan içeri sonrasında koştu bahçeye.
‘’Doktooor, sen içeri koş çabuk! Geliyoruz hemen.’’
Doktor içeri girdi. Ahmet bahçeye koştu. Sefer Dayı’nın yanına geldiğinde zor durdurdu onu.
‘’Dayı etme gözünü seveyim, gel şöyle. Islanacaksın iyice. Dayıı, etme.’’
Sefer Dayı, tek eliyle itti Ahmet’i, gücü de kalmamıştı sonrasında zaten. Bıraktı kendisi toprağa. Attı kazmayı önüne.
‘’Saat kaç?’’
‘’Üç buçuk oldu dayı.’’
‘’Değiştirdin mi bezi?’’
‘’Doktor geldi dayı, içerde.’’
Doğruldu yerinden, ceketini daldan aldı. Hiçbir şey olmamış gibi indirdi sıvadığı kollarını, paçalarını, giydi ceketini. Yavaşça eve doğru yürümeye başladı, sırılsıklam olmuştu.
‘’Sabah namazına yetişir miyiz Ahmet?’’
‘’Dur hele dayı, şu doktor baksın bir önce.’’
Eve geldiler. Sefer Dayı kendisini direkt divana bıraktı. Ahmet, içerden kuru kıyafetle havlu getirdi bir koşu. Ayaküstü değiştirdi orada üstünü Sefer Dayı’nın. Sonra tekrar uzandı divana dayı. Ahmet tekrar doktorun yanına gitti.
‘’Durum ne doktor?’’
‘’Öldü.’’
‘’Ne demek öldü, ölmemesi gerekti doktor!’’
‘’Öldü işte, çok geç haber vermişsiniz. Jandarmayı çağırmam gerek.’’
‘’Kimseye ses etme gözünü seveyim doktor, kurtaramaz mısın?’’
‘’Çok geç.’’
Ahmet, dayının yanına çıktı. Sefer Dayı, yine bir sigara yakmıştı.
‘’Dayı.’’
‘’Söyle.’’
‘’Ölmüş, dayı.’’
‘’Boşver’’
‘’Ne yapacağız şimdi? Doktor, Jandarma çağıracağım diyor.’’
‘’Önce bir abdest alacağız, sonra da namaza gideceğiz. Çıkışta da imamı getirir, gömeriz.’’
‘’Dayı, bir sıkıntı olmasın?’’
‘’Namaza yetişemezsek mi?’’
‘’Yok, dayı. Kolay mı ölü gömmek.’’
‘’Zor olsa mezarlıkların doluluğu niye Ahmet?’’
‘’Örteyim o zaman üstünü, sonra da abdest alayım.’’
‘’Doktor’u da kitle bir süre. Namazdan gelene kadar.’’
‘’Dayı, daha da büyüyecek iş yapmayalım.’’
‘’Eski muhtar adam öldürdü, gerekirse doktor da öldürür. Ne diyorsam onu yap.’’
‘’Eyvallah dayı.’’
Ahmet içeride doktoru banyoya kitledi. Ölünün de üzerini örtüp abdestini aldı.
‘’Geldim dayı.’’
‘’Örttün mü üstünü?’’
‘’Örttüm dayı.’’
‘’Kilitledin doktoru?’’
‘’Kilitledim dayı.’’
‘’Saat kaç?’’
‘’4 oldu.’’
‘’İmamı çağırdın mı?’’
‘’Yok, çağırmadım. Namazdan sonra getirmeyecek miydik?’’
‘’Boşver. Ben uyuyorum.’’

1 hafta önce …

‘’ Sefer! Bir kez olsun saygı göster, bir kez olsun karın olduğumu hissettir bana. Yüzüne güldüğün, yemeğini paylaştığın, evini paylaştığın insanın senin mahremine yaptığını bilip de nasıl rahat uyuyabiliyorsun, nasıl uykuların bölünmüyor? Bir kez olsun değerli olduğumu hissettir bana. Ben, ölmüş olsam da.’’
Uyandı Sefer Dayı. Terlemişti. Doğruldu yatağında, ahşap penceresini zor da olsa açtı. Dışarısı güne kucak açmak üzereydi ve üşüyordu Sefer Dayı. Sigarasını çıkarttı ceketinin cebinden, üstüne aldı gri hırkasını dikildi pencerenin önüne. Kirli perdesini kenara çekti, sonra da sigarasını içine. Gözünden bir damla yaş değdi kırışıklıklarını okşayarak yanaklarına, sigarasını tuttuğu eliyle sildi usulca onu. Ciğerlerine doldururken bir temiz bir kirli havayı düşünmeye başladı. Her şey eşinin ölümüyle başlamıştı. Ayşe’ydi adı, pek sevgisini gösterememişti O’na bir ömür boyu Sefer Dayı fakat ölümüyle yolunu kaybetmiş gibiydi. Üstüne bir de 50 yıllık hayat arkadaşından kalan küçük bir mektup onun hayatını mahvetmeye yetmişti. Kötü bir yazıyla yazılmış, titrek bir yazı duruyordu kağıtta. Küçük bir kurşun kalemle, ağlayarak yazıldığı, yaşlı bir bedenin titrekliğiyle kağıda dokunduğu belli olan bir yazı. O mektupta Sefer Dayı’nın en sevdiği, en güvendiği arkadaşının eşine yaptıkları yazılıydı. O’na zorla yaptıkları. Her bir satırı ömründen ömür eksilten bir mektuptu bu Sefer Dayı için. Okudukça kahroldu, bir haftadır evden çıkmıyordu. Her gece rüyalarında eşini görüyor ve yarım sabahlara uyanıyordu, bir daha uyumuyordu. Namazını aksatmazdı hiç, bırakmıştı. İçki sürmezdi pek ağzına, sürer olmuştu. Ahmet’e sürekli içki aldırıyordu ve günlük tükettiği sigara paketleri… Umutsuzluğun içindeydi, hissediyordu. Bu umutsuzluktan Allah’a sığınarak çıkmayı denemişti eşini kaybettiğinde fakat bu mektup onu her şeyden uzaklaştırmıştı. Artık bu dünyada tamamen tek hissediyordu kendisini. Rüyalarının sesini dinleyecekti, bundan emindi. Vicdan, istediğini yaptırana dek bırakmazdı insanın yakasını bunu bilirdi. İyice düşündü fakat plan yapmadı. Düşündüğü şey bir ömür sevgi göstermediği eşinin ölümüyle içine düştüğü kara gölgelerdi. Yapacağı şeyi kararlaştırdı. Ceza, bu dünyada kesilecekti, bir başka dünya bekleyecek gücü yoktu. Namık, ölmeliydi. Hem de acı çekerek. Namık’tı yemeğini yediği adamın karısına göz diken. Sefer Dayı, Ahmet’ten Namık’ı eve çağırmasını istedi. Kendisi kapalı olan bu güne yakışır bir şekilde kirli beyaz gömleğini ve kumaş pantolonunu giydi usulca. Ceketini giydi, tespihini aldı eline. Bahçeye çıktı. Çıplak ayaklarıyla toprağın üstünde yürüyordu. Hava da yağmak üzereydi. Saatine baktı, Ayşe olsa bu saatler yemek yapmaya koyulurdu diye iç geçirdi. Sonra döndü eve, tüfeğini hazırladı. Ahmet, Namık’la eve yaklaşıyordu, bahçeden girdiklerini gördü Sefer Dayı. Namık içeriye girdiği gibi hiçbir kelime etmeden sıktı ayağına Sefer Dayı. Ahmet şok olmuştu o an, haberi yoktu böyle bir şeyden. Namık, inlemeye başladı ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sefer Dayı, Ahmet’e dışarıya bakmasını söylüyordu fakat Ahmet kendisinde değildi. İttirdi Sefer Dayı, git dışarıya bak kimse yaklaşmasın buraya dedi. Sonra Namık’ı içeriye sürükledi. Eşiyle yattıkları yere getirdi. Yetmişine dayanmış olmasından dolayı zorlanmıştı ama bugün hiçbir şey ona engel değildi. Yattıkları yere çıkarttı Namık’ı. Diğer ayağına da sıktı. Namık’ın sesiyle inliyordu etraf. Büyük bir bahçesi olduğu için ve köyün biraz dışında kaldığından pek duyulmuyordu sesi fakat tüfek duyulmuş olabilirdi işi de bitirmek istiyordu Sefer Dayı.
‘’ Eh be Namık, diyorsun ki bu adam ne yapıyor ya da neden yapıyor? Fakat içinden de bir ses neden yaptığımı gayet iyi biliyor. Her hesap bu dünyada kesilmez belki ama bizim hesabımız bu dünyaya kısmetmiş görüyor musun? Her çığlığın her inlemen vicdanımın harını söndürürken bir yandan da körüklüyor. Yaşamında hak ettiği değeri gösteremediğim evimin direğinin mağrurluğunun da bir sebebi varmış demek. Senin geldiğin akşamlar gözlerime dolu dolu bakmasının da bir sebebi varmış demek. Erkenden çökmesinin, ağlamasının da bir sebebi varmış demek. Koca muhtar, bir gün olsun karısına sormadı ki neyin var, nasılsın? Sormadım ki bileyim o sebebi. Bileyim de dindireyim acısını yüreğinin. Bilemiyorsun Namık. Bu dünya sonu olmayan bir derya sanıyorsun, ufuklarda illa bir kara parçası var tabii fakat sen onu göremiyorsun. İşte o kara parçası, ölüm Namık. İkimizin de bugün ayak basacağı kara parçası, ölüm. Ben vicdanımı vicdanımla susturmaya çalışıp ahireti karşıma alıyorum bugün. Sen burada acı çekip, kendi vicdanınla yüzleşirken ben dışarıda rakımı içerek sabah namazını bekleyeceğim. Ama erken ölmek yok, doktor çağıracağım sana bir tane. Bu dünyalık sana bu kadar Namık, kalanı ahretteki hesabına…
‘’ Ahmet!’’
‘’ Dayı, ne yaptın dayı nereden çıktı bu?’’
‘’ Konuşacak halim yok Ahmet, şunun ayaklarını bir bezle bağla sonra da rakı getir bana ben dışarıdayım.’’
‘’ Dayı, doktor çağırayım ölecek mi, bırakacağız mı?’’
‘’ Çağırırsın Ahmet, önce bezi bağla sonra rakı getir bana.’’
Ahmet, Namık’ın iki ayağını da sarmıştı. Namık inliyordu fakat gücü kalmamıştı, sesi çıkmıyordu neredeyse. Rakı götürecekken Sefer Dayı seslendi.
.
.
.
bugün.

Sefer Dayı uyuyordu. Doktor, kilitliydi. Namık ise ölü. Ahmet, dayının yanında oturuyordu. Sabah yine güne kucak açarken, üşüse de hareket etmiyordu Ahmet. Sefer Dayı’nın üstünü örtmüştü zaten. O sırada ezan okunmaya başladı, Ahmet de ağlamaya… Sefer Dayı ise uyuyordu…

devam etmeyecek.

SON…


13 Kasım 2018 Salı

sus


kaynak 


sus


"Sana da bu dünyayı yaşamak için vaktinin asla yetmeyeceği düşüncesi hakim mi sürekli? Hani öyle bir şey ki vaktin var fakat bu vaktin bir gün olmayacağı belirsizliği seni alıkoyuyor gibi her şeyden. Ne zaman ne yapmak istediğine dair kararsız kalabiliyorsun sıkça. Bu daracık vaktimde ben ne yapacağım? Okumam lazım, iş bulmalıyım, evlilik yaşım geçiyor, bir de çocuk geldi eee? Döngü başa sarıyor: çocuğum okumalı, çocuğumun işi olmalı, çocuğum evlenmeli derken kaçırdıklarımızın farkında mıyız? Yoksa arkamıza yaslanıp pişmanlıklarımızı ve keşkelerimizi görmezden mi geliyoruz? Düşünsene: Ayak basman gereken yüzlerce, binlerce toprak parçası olduğunu hissediyorsun, ayakların karıncalanıyor heyecanından. Görmen gereken tüm güzelliklerin çoğunu göremeyeceğinin farkında olduğu için yaşlı gözlerin. Okuman gereken milyonlarca bilgi, dinlemen gereken yığınca ses... İnsan, bütün bu denklemin içerisinde nasıl " iyi bir hayat yaşadım. " diyebilir ki? Sürekli kendimizi kandırıyoruz, sürekli. Bugüne kadar hep güzel insanlarla karşılaştık diyoruz, daha niceleriyle karşılaşamadık demiyoruz. Mutlu bir hayat yaşadım lafını fazlaca indirgiyoruz: aslında evet, azla yetinmezsek çoğu bulamayızcı olduk. Bize, hepsi bir gün geçecek, her şey güzel olacak diyorlar. Bir gün? Meçhul. Görevimiz: o günü beklemek. Bize buna da şükret diyorlar, bir başka zaman bir başka şeye. Onu bulamayanlar da var kıymetini bil diyorlar, neden onu da bulamayan birileri var? Diye soran yok. Sen buldun, onlar bulamadı. Bu dünyadaki hesaplarımızı erteletiyorlar. Hep havale ediyoruz fakat havalenin geçmesi gereken yere geçip geçmediğinden bir haber? Yok. Bizden bu dünyalık sessizlik istiyorlar. Koca bir sus, konuşma, yapma, ayıp, günah, yasak... Bizden bugünümüzü ertelememizi istiyorlar. Peki yarınlarımız, bir banka kasasında mı bekletiliyor? İnsan, bu dünyalık yalnızca yaşamalı, bir fakir kendi yuvasından, dünyasından dışarı tek bir adım atmamalı. Zenginlerin ayaklarına kapanacağına diyoruz ki evinde beş vakit yere kapan ve bu dünyalık sus, şükret: öteki dünyada fazlasıyla alacaksın istediklerini, bu dünyada bizim yakamıza yapışma, ayağımıza dolanma yeter. Evet, bunu demek istiyorlar bize. Ellerimizi gökyüzüne kaldırarak hayatımızın son gününe kadar elimizde olana ve de olmayana şükretmemizi. Eğer ki kafamızı kaldıracak olur da sesimizi çıkartırsak kazara ne fena! Bu yüzden bu Dünya, bir suskunlar gezegenidir. Denizlerine pislik karışır, deniz susar. Topraklarına kan karışır, toprak susar. İnsanlarına acı karışır, insan susar. Kaç perdelik bir suskunluk, meçhul. Ve doğal olarak da perde arası vermeden yerimizden kalkmamız pek hoş karşılanmasa gerek...


yol - 2 -

yol -2-                       -yalnızlık Her dönemimin bir şarkısı oldu hayatımda. Her yolun psikolojisine özel şarkılar bütünü kulak...