Arama İzni Çıkartıldı

29 Haziran 2018 Cuma

dayı II




dayı II

ilk bölümü okumayanlar buraya tıklayarak okuyabilirler.



1 hafta önce …

‘’ Sefer! Bir kez olsun saygı göster, bir kez olsun karın olduğumu hissettir bana. Yüzüne güldüğün, yemeğini paylaştığın, evini paylaştığın insanın senin mahremine yaptığını bilip de nasıl rahat uyuyabiliyorsun, nasıl uykuların bölünmüyor? Bir kez olsun değerli olduğumu hissettir bana. Ben, ölmüş olsam da.’’
Uyandı Sefer Dayı. Terlemişti. Doğruldu yatağında, ahşap penceresini zor da olsa açtı. Dışarısı güne kucak açmak üzereydi ve üşüyordu Sefer Dayı. Sigarasını çıkarttı ceketinin cebinden, üstüne aldı gri hırkasını dikildi pencerenin önüne. Kirli perdesini kenara çekti, sonra da sigarasını içine. Gözünden bir damla yaş değdi kırışıklıklarını okşayarak yanaklarına, sigarasını tuttuğu eliyle sildi usulca onu. Ciğerlerine doldururken bir temiz bir kirli havayı düşünmeye başladı. Her şey eşinin ölümüyle başlamıştı. Ayşe’ydi adı, pek sevgisini gösterememişti O’na bir ömür boyu Sefer Dayı fakat ölümüyle yolunu kaybetmiş gibiydi. Üstüne bir de 50 yıllık hayat arkadaşından kalan küçük bir mektup onun hayatını mahvetmeye yetmişti. Kötü bir yazıyla yazılmış, titrek bir yazı duruyordu kağıtta. Küçük bir kurşun kalemle, ağlayarak yazıldığı, yaşlı bir bedenin titrekliğiyle kağıda dokunduğu belli olan bir yazı. O mektupta Sefer Dayı’nın en sevdiği, en güvendiği arkadaşının eşine yaptıkları yazılıydı. O’na zorla yaptıkları. Her bir satırı ömründen ömür eksilten bir mektuptu bu Sefer Dayı için. Okudukça kahroldu, bir haftadır evden çıkmıyordu. Her gece rüyalarında eşini görüyor ve yarım sabahlara uyanıyordu, bir daha uyumuyordu. Namazını aksatmazdı hiç, bırakmıştı. İçki sürmezdi pek ağzına, sürer olmuştu. Ahmet’e sürekli içki aldırıyordu ve günlük tükettiği sigara paketleri… Umutsuzluğun içindeydi, hissediyordu. Bu umutsuzluktan Allah’a sığınarak çıkmayı denemişti eşini kaybettiğinde fakat bu mektup onu her şeyden uzaklaştırmıştı. Artık bu dünyada tamamen tek hissediyordu kendisini. Rüyalarının sesini dinleyecekti, bundan emindi. Vicdan, istediğini yaptırana dek bırakmazdı insanın yakasını bunu bilirdi. İyice düşündü fakat plan yapmadı. Düşündüğü şey bir ömür sevgi göstermediği eşinin ölümüyle içine düştüğü kara gölgelerdi. Yapacağı şeyi kararlaştırdı. Ceza, bu dünyada kesilecekti, bir başka dünya bekleyecek gücü yoktu. Namık, ölmeliydi. Hem de acı çekerek. Namık’tı yemeğini yediği adamın karısına göz diken. Sefer Dayı, Ahmet’ten Namık’ı eve çağırmasını istedi. Kendisi kapalı olan bu güne yakışır bir şekilde kirli beyaz gömleğini ve kumaş pantolonunu giydi usulca. Ceketini giydi, tespihini aldı eline. Bahçeye çıktı. Çıplak ayaklarıyla toprağın üstünde yürüyordu. Hava da yağmak üzereydi. Saatine baktı, Ayşe olsa bu saatler yemek yapmaya koyulurdu diye iç geçirdi. Sonra döndü eve, tüfeğini hazırladı. Ahmet, Namık’la eve yaklaşıyordu, bahçeden girdiklerini gördü Sefer Dayı. Namık içeriye girdiği gibi hiçbir kelime etmeden sıktı ayağına Sefer Dayı. Ahmet şok olmuştu o an, haberi yoktu böyle bir şeyden. Namık, inlemeye başladı ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sefer Dayı, Ahmet’e dışarıya bakmasını söylüyordu fakat Ahmet kendisinde değildi. İttirdi Sefer Dayı, git dışarıya bak kimse yaklaşmasın buraya dedi. Sonra Namık’ı içeriye sürükledi. Eşiyle yattıkları yere getirdi. Yetmişine dayanmış olmasından dolayı zorlanmıştı ama bugün hiçbir şey ona engel değildi. Yattıkları yere çıkarttı Namık’ı. Diğer ayağına da sıktı. Namık’ın sesiyle inliyordu etraf. Büyük bir bahçesi olduğu için ve köyün biraz dışında kaldığından pek duyulmuyordu sesi fakat tüfek duyulmuş olabilirdi işi de bitirmek istiyordu Sefer Dayı.
‘’ Eh be Namık, diyorsun ki bu adam ne yapıyor ya da neden yapıyor? Fakat içinden de bir ses neden yaptığımı gayet iyi biliyor. Her hesap bu dünyada kesilmez belki ama bizim hesabımız bu dünyaya kısmetmiş görüyor musun? Her çığlığın her inlemen vicdanımın harını söndürürken bir yandan da körüklüyor. Yaşamında hak ettiği değeri gösteremediğim evimin direğinin mağrurluğunun da bir sebebi varmış demek. Senin geldiğin akşamlar gözlerime dolu dolu bakmasının da bir sebebi varmış demek. Erkenden çökmesinin, ağlamasının da bir sebebi varmış demek. Koca muhtar, bir gün olsun karısına sormadı ki neyin var, nasılsın? Sormadım ki bileyim o sebebi. Bileyim de dindireyim acısını yüreğinin. Bilemiyorsun Namık. Bu dünya sonu olmayan bir derya sanıyorsun, ufuklarda illa bir kara parçası var tabii fakat sen onu göremiyorsun. İşte o kara parçası, ölüm Namık. İkimizin de bugün ayak basacağı kara parçası, ölüm. Ben vicdanımı vicdanımla susturmaya çalışıp ahireti karşıma alıyorum bugün. Sen burada acı çekip, kendi vicdanınla yüzleşirken ben dışarıda rakımı içerek sabah namazını bekleyeceğim. Ama erken ölmek yok, doktor çağıracağım sana bir tane. Bu dünyalık sana bu kadar Namık, kalanı ahretteki hesabına…
‘’ Ahmet!’’
‘’ Dayı, ne yaptın dayı nereden çıktı bu?’’
‘’ Konuşacak halim yok Ahmet, şunun ayaklarını bir bezle bağla sonra da rakı getir bana ben dışarıdayım.’’
‘’ Dayı, doktor çağırayım ölecek mi, bırakacağız mı?’’
‘’ Çağırırsın Ahmet, önce bezi bağla sonra rakı getir bana.’’
Ahmet, Namık’ın iki ayağını da sarmıştı. Namık inliyordu fakat gücü kalmamıştı, sesi çıkmıyordu neredeyse. Rakı götürecekken Sefer Dayı seslendi.
.
.
.
bugün.

Sefer Dayı uyuyordu. Doktor, kilitliydi. Namık ise ölü. Ahmet, dayının yanında oturuyordu. Sabah, yine kendi adaletini kendisi sağlayan insanların yüzüne ayazını işlerken üşüse de hareket etmiyordu Ahmet. Sefer Dayı’nın üstünü örtmüştü zaten. O sırada ezan okunmaya başladı, Ahmet de ağlamaya… Sefer Dayı ise uyuyordu…

devam etmeyecek.

SON…

28 Mayıs 2018 Pazartesi

hak


hak

Eminim ki dünyanın herhangi bir yerinde patlamıştır bu silah. Bir karanlığın ortasını yarmış geçmiştir ağzından salyalar akıtarak. Ve siyaha olan muhabbetimi fazlasıyla iştahlandırmıştır.  Siyaha olan düşkünlüğüm dudaklarımda hissetmekten zevk aldığım metalin soğukluğundan öte bir şey değildir. Çıkartıp da derinlerden tek tek ölümün karnına yerleştirdiğim her bir mermiyi iki dudağımın arasında götürüp getirmemdendir siyaha ulaşma hevesim. Siyah, insanın ilk kavgasıdır. Evrene her zaman siyah hakim olmuştur ve olacaktır. Fakat insanın hak kavgası ölümden geçer. 
Mermi.
 Köprünün ayağında gömülü bir çift mermi, mermiler öksüz. Bir silahta vücut bulmalılar. Tekrar eminim ki bir vücut bulmaları zor değildir silahlarda. İnsan ölür ve öldürür, bunun sonuncunda öldürülendir de aynı zamanda. Yani insan ölür, öldürür ve öldürülür. İnsan, günah ile dünyaya gelmiş bir varlıktır. Daha ilk anda milyonlarca spermin önüne geçerek hak yiyen değil midir insan? Hak yiyerek dünyaya gelmiş bir varlık elbette hak yemekten alıkoyacak değil ya kendini. Eminim ki bu silah da hakkını arayan birisi tarafından ateşlenmişti. Tesadüf şu ki herkes haklı. Haksız olanlar da haklı fakat silahı elinde olan o an daha haklıydı. Bir yaratıcının önünde son nefesini harcayarak hak dilenecektir o an haksız durumda olan insan.
Hak.
Hak, işte bu kadar paylaşılamaz aynı çocukluk anıları gibi. Herkesin evinin önünde oynadığı oyunları yarıştırması gibi bir siyahlık. İçerisinde beyaz çiçeklerin polenlerini taşıyan siyah renkli arıların hakimiyet kurduğu bir petek insan beyni. Kraliçesi de vicdan. Hak, vicdanın yorganı fakat ayağını bu yorgana göre uzatan insan bulmakta zorluk çekiyor yatak odası takımı satan mağazalar. Bazıları da hayal satıyorlar, fazlasıyla yapay zekaya bulanmış, üstü pasta süsleriyle kaplı sahte tebessümlü insanlara. İnsanlarsa al sat yaparak ellerindeki parayı katlama derdinde. Mermi. İki lafından birisi ölüm olmuş gezegenin, tek yaşanabilir gezegen olması kadar kara mizah örneği siyah rengi. Simsiyah bir rengin geceye  hakim olması kadar karizmatik aslında karamsarlık. Bütünüyle terk edilmiş bir bedenin renksizleşmesi kadar haksızlık milyonlarca renk tonuna. Dünya dışında bir yaşam alanı aramak, Dünya içinde bir yaşam yeri kurmaktan daha cazipken bazı beyinlerde, dünyanın derdine düşmüş insanları topraktan koparabilir misin ölüm? Koparırsın tabi. Sana kim karşı koyabilmiş ki? Tamamen simsiyah bir gece arıyorsan mezarlıklara uğrayacaksın demiş Azrail. Yolculuk yapacağın yeri kendin seçeceksin çünkü toprağın altına gömülmeden de gömülürmüş aslında insan. 
Zorbalık
Yaşamı mermiler sona erdirmezler sadece. Mermiler aslında can kurtarırlar: birinin canını alırlar, birçok kişininkini kurtarırlar ya da tam tersi. Mermiler de haklı o zaman. Her şey haklı. Peki kim haksız? Bence fazlasıyla haksız olan Tanrı. 
Tanrı.
Neden yeryüzünde milyarlarca insan ölümü bekliyoruz? Elon Musk’a kim vahiy indirdi? Gerçeği yaşıyor olma ihtimalimizin %1 olma ihtimali yüzde kaç? Ay’a gerçekten ayak basıldı mı? Hitler öldü mü? Pablo Escobar’ın gömülü hazineleri nerelerde? Küba devrimi aslında ordu sayesinde mi gerçekleşti? Deli Petro aslında bir Rus çarı değil miydi? Fişkiyeyi kim kırdı? Sorular da haklı…

6 Nisan 2018 Cuma

yokluk



yokluk

Harflerin yazı, kelimelerin ilkbaharı, cümlelerin sonbaharı ve bütün bir paragrafın kışı…
Ve insanın tutunma telaşı takvimlere.
Öyle bir telaş ki toprak taneleri kadar kaygan avuç içlerinde.
Öyle bir telaş ki yorgunluk yükler durur sırtımıza.
Bu telaştan atmak isterim kendimi yeşil bir yokluk bulup da.
Yoklukta bir su bulsam çarparım tek bir hamlede yüzüme.
Çarparım ki nefes alsın tenim, kurtulsun kirinden.
Bu, bütünüyle bir kaçışın öyküsüdür.

Kanımda gezen bir sıcaklık varlığın. Kanıma kan katan, yüzümün rengini açan bir akış vücudumda. Gözlerim ki yokluğunun kokusuyla tıkanınca koklar da görürüm gökyüzüne çizdiğimiz yolu. Gökyüzünde bir uçak ve içinde biz varız ile başlayan bir kaçış tohumu iken bugün dev bir çınar içimizdeki bu tutku.
Kaçalım.
Durmayalım.
Durursak utancımızdan bakamayalım ardımıza. Öyle bir kaçış olsun ki bundan sonraki ‘’kalışlara’’ ültimatom içersin her bir adımında. Dünyanız sizin olsun dercesine, üstümüzdeki pisliği yırtarak koşalım. Düzlükler, yeşillikler, tepeler bizimdir.
Kendimize bir bildiridir.
Bütün kiri dünyaya atan temizlerden olmayalım. Biz kirlenelim, toprak bizi bekler. Varsın temizlik, dürüstlük insanlara kalsın. Bu dünyada gösterebilecekleri az da olsa dürüstlüğe ve iyiliğe ihtiyaçları var. Biz sıkı sıkıya tuttuğumuz dalları bırakalım usulca. Bu dünyalık bizden bu kadar olsun, kısmet başka dünyalara diyelim.
Bu bir vazgeçiştir.
Yalandan, samimiyet yoksunluğundan, yarından, dünden…
Ardımızda bir tek ardımız kalır.
Yoksun, yalnız ve kimsesiz bir art. Çekildikçe derinlere siyaha tutku besleyen. Tutkusunu karanlıktan alan bir art. Kendimizi itinayla çekip çıkarttığımız şu tek canlık oyunu yukardan izlediğimiz kadardır harcadığımız emek.
Yokluk.
Bulutların üstüne konumlanmış ruhlar kadar hayali olmayı yediremediğimiz bu yokluktan, yokluk peşimizi bırakana kadar kaçıyoruz, kaçacağız. Yokluk birse biz ikiyiz.
İki.
Bir ben’e ve bir sen’e indirgenemeyecek kadar büyük bir rakam. Yan yana geldiği vakit yeri titreten pamuktan bir yumruk.
İkimiz.
İçindekiler kısmıyla yaratılageldiğimiz şu dünyayı, kaynakça kısmıyla teslim ediyoruz Tanrı’ya.
Son.
Yokluk bırakmadı peşimizi oysa bir adım daha atsak kurtaracaktık kendimizi.


22 Şubat 2018 Perşembe

düşüş

düşüş

Çürümüş beynimin işlevsiz kılcalları tek seferde yüzlerce satır kusan kemik kaplı şu elimi yönetiyorlar. Kırılmış sandalye ayakları umutsuzca kavuşmaya çalışırlarken gövdelerine, kan rengi göz bebeklerimden tek tek çıkıp da toplu şekilde hücum eden keskin bakışlarım havayı delerek sonsuz çizikler atıyorlar son çırpınışlarına ayakların. Hükmüm havada küflü bir kokuyla yayılırken odaya, çaresizce kapatıyorum beynimin şartellerini. Düşünmek eylemime sonsuz bir mühür en olaysız dağıtılanından.
Hükmüm geçersiz, aklım yetkin değildir diyorum soranlara.
Bitkisel latifelerle var oluşa karşı tutunuyorum betondan duvarlara.

Gözlerim derinden bir yazma özlemiyle dikiliyorlar kağıt başlarına ve her bir kırpışım onları, bir heceye can veriyor anında. Sonrası sessizlik ve bir kağıdın daha kirlenişi. Oysa tek derdi toprağa tutunmak olan bu kağıt, şimdi üstünde evrenin en sorunlu yaratığının boşalttığı bir nefreti taşıyor ve taşıyacak nesilden nesile. Derin bir nefesin elçisiyken kaplandığı bu çirkin görev nefes darlığı yaratan bir soruna dönüşüyor; düşünmek. Ve ben, her bir satırında dişlerimi sıktığım bu lanetli huyumun yansımasından bir adım dahi uzağa gidemiyorum. Var oluşum ve yok oluşum arasında ellerim kenetleniyor akşamlardan kalma kirli bıçaklarda.
Yaşamaya meyilleniyorum açıkça. Yaşamaya meyilim yazdığım bir cümlenin özü kadar kuvvetli fakat az önce kırılan şu sandalye kadar onursuz değil yarı yolda bırakacak kadar beni. Hayatımı bağladığım pamuktan iplikler, şimdi üstümde bir kazaklar ve sıkıca sarıyorlar hayata beni. Ben, şu halimle, şu kenarları kırılmış koltuktaki umursamaz oturuşumla bugün yokum ve yarınım meçhul. Oysa gençliğimin ilk serzenişlerinde hayatın güzelliği barikatlar kurar yıldırıcı darbeler atardı vücuduma. Hayat güzeldi düşünmeyene ve umursamayana. Hayatın güzelliğini tadan bir insan yeltenebilir miydi tek bir oturuşta sayfalarca kağıdın namusuna leke sürmeye? Nasılsa hayat güzeldi ve yaşamak tek kelimeydi, sayfalara ihtiyaç yoktu.

Yaşamak somut bir oksijen kaynağıyken düşünmek, olası bir zararlı maddenin keyifle vücuda yayılmasıydı. Olaysızca dağıtılan gösterilerin ardında bıraktığı cadde kirlilikleriydi düşünmek. İdeolojik olarak hiçlere oynayan bir beynin en derin silahlarla vurulması kadar anti-demokratikti. Hayata karşı tek duruşunun öldüğü gün ardında yazılı birkaç sayfadan ibaret olduğu düşünülünce insanın, yaşamında suçlanmak ne kadar acı ve mantık aranmayasıcaydı. Bu ki insanlık için büyük bir düşüştü.

dayı II

dayı II ilk bölümü okumayanlar buraya tıklayarak okuyabilirler. 1 hafta önce … ‘’ Sefer! Bir kez olsun saygı göster, bir k...