Arama İzni Çıkartıldı

18 Kasım 2018 Pazar

dayı I-II



dayı I-II 
(tamamı)




‘’Değiştirdin mi bezi?’’
‘’Yok dayı. Değiştireyim mi?’’
‘’Boşver.’’
Sigarasını içmeye devam etti. Hafif çiseleyen yağmurun altında, evin ön kısmındaki divanda oturuyordu Ahmet’le. Sefer Dayı derler kendisine, eski muhtarlarından köyün.
‘’Çağırdın mı doktoru?’’
‘’Çağırdım.’’
‘’Saat kaç?’’
‘’3 oldu dayı.’’
‘’Güzel.’’
Keyiflice çekti sigarasını içine. Hafif üşüyen bedenini yeleğiyle sardı sıkı sıkıya Sefer Dayı. Uzattı bacaklarını divana, koydu şapkasını başının altına uzandı.
‘’İnlemeye devam ediyor mu?’’
‘’Yok dayı, kesildi sesi biraz.’’
‘’Saat kaç?’’
‘’5 dakika oldu soralı dayı, söyleyeyim mi yine?’’
‘’Boşver.’’
Güldü kendi kendine. Yağmurun sesi, toprağın kokusu bir de sigarasının dumanı keyiflendirmişti iyice.
‘’Namaza ne kadar var?’’
‘’Var bir bir buçuk saat kadar dayı.’’
‘’İçsek bir rakı, yetişir miyiz sabaha?’’
‘’Tövbe de dayı. Doktor gelecek hem ne rakısı’’
‘’Çağırdın mı doktoru?’’
‘’Çağırdım dedim ya.’’
‘’Çağırdıysan nerede ulan bu doktor!’’
Gülerek konuşuyordu Sefer Dayı. Gülmesi sinirdendi.
‘’Bakıp geleyim mi tekrardan?’’
‘’Sormadan bir bok da beceremezsin değil mi? Kalk bak gel.’’
‘’Eyvallah dayı.’’
Doğruldu Sefer Dayı, yavaşça dikildi ayağa. Gömleğini pantolonunun içine soktu ağzında bitmek bilmeyen uzun sigarasını yavaşça içine çekerken. Pencereden içeriye doğru uzattı kafasını, ses kesilmişti. Hafiften bir tebessüm belirdi dudaklarında, sakalını sıvazladı. Ayakkabılarını geçirdi ayaklarına, merdivenlerden inerek yağmura bıraktı kendisini. Bahçeye doğru yürüyordu elleri arkada. Sigarası da bitmişti sonunda, izmaritine kadar içmişte yine. Attı izmariti, bastı üstüne. Bahçeye gelince yerden kazmayı aldı. Yeleğini çıkarttı, yere yakın bir dala astı. Kirli beyaz gömleğinin kollarını usulca sıyırdı. Biraz da paçalarını. Kazmayı yavaşça kavradı. İyice hissetti ve ardından bağırarak vurmaya başladı kazmayı toprağa. Bu sırada Ahmet, doktorla birlikte geri dönüyordu. Sefer Dayı’nın sesini duyunca koşmaya başladı. Eve vardığında ilk olarak daldı kapıdan içeri sonrasında koştu bahçeye.
‘’Doktooor, sen içeri koş çabuk! Geliyoruz hemen.’’
Doktor içeri girdi. Ahmet bahçeye koştu. Sefer Dayı’nın yanına geldiğinde zor durdurdu onu.
‘’Dayı etme gözünü seveyim, gel şöyle. Islanacaksın iyice. Dayıı, etme.’’
Sefer Dayı, tek eliyle itti Ahmet’i, gücü de kalmamıştı sonrasında zaten. Bıraktı kendisi toprağa. Attı kazmayı önüne.
‘’Saat kaç?’’
‘’Üç buçuk oldu dayı.’’
‘’Değiştirdin mi bezi?’’
‘’Doktor geldi dayı, içerde.’’
Doğruldu yerinden, ceketini daldan aldı. Hiçbir şey olmamış gibi indirdi sıvadığı kollarını, paçalarını, giydi ceketini. Yavaşça eve doğru yürümeye başladı, sırılsıklam olmuştu.
‘’Sabah namazına yetişir miyiz Ahmet?’’
‘’Dur hele dayı, şu doktor baksın bir önce.’’
Eve geldiler. Sefer Dayı kendisini direkt divana bıraktı. Ahmet, içerden kuru kıyafetle havlu getirdi bir koşu. Ayaküstü değiştirdi orada üstünü Sefer Dayı’nın. Sonra tekrar uzandı divana dayı. Ahmet tekrar doktorun yanına gitti.
‘’Durum ne doktor?’’
‘’Öldü.’’
‘’Ne demek öldü, ölmemesi gerekti doktor!’’
‘’Öldü işte, çok geç haber vermişsiniz. Jandarmayı çağırmam gerek.’’
‘’Kimseye ses etme gözünü seveyim doktor, kurtaramaz mısın?’’
‘’Çok geç.’’
Ahmet, dayının yanına çıktı. Sefer Dayı, yine bir sigara yakmıştı.
‘’Dayı.’’
‘’Söyle.’’
‘’Ölmüş, dayı.’’
‘’Boşver’’
‘’Ne yapacağız şimdi? Doktor, Jandarma çağıracağım diyor.’’
‘’Önce bir abdest alacağız, sonra da namaza gideceğiz. Çıkışta da imamı getirir, gömeriz.’’
‘’Dayı, bir sıkıntı olmasın?’’
‘’Namaza yetişemezsek mi?’’
‘’Yok, dayı. Kolay mı ölü gömmek.’’
‘’Zor olsa mezarlıkların doluluğu niye Ahmet?’’
‘’Örteyim o zaman üstünü, sonra da abdest alayım.’’
‘’Doktor’u da kitle bir süre. Namazdan gelene kadar.’’
‘’Dayı, daha da büyüyecek iş yapmayalım.’’
‘’Eski muhtar adam öldürdü, gerekirse doktor da öldürür. Ne diyorsam onu yap.’’
‘’Eyvallah dayı.’’
Ahmet içeride doktoru banyoya kitledi. Ölünün de üzerini örtüp abdestini aldı.
‘’Geldim dayı.’’
‘’Örttün mü üstünü?’’
‘’Örttüm dayı.’’
‘’Kilitledin doktoru?’’
‘’Kilitledim dayı.’’
‘’Saat kaç?’’
‘’4 oldu.’’
‘’İmamı çağırdın mı?’’
‘’Yok, çağırmadım. Namazdan sonra getirmeyecek miydik?’’
‘’Boşver. Ben uyuyorum.’’

1 hafta önce …

‘’ Sefer! Bir kez olsun saygı göster, bir kez olsun karın olduğumu hissettir bana. Yüzüne güldüğün, yemeğini paylaştığın, evini paylaştığın insanın senin mahremine yaptığını bilip de nasıl rahat uyuyabiliyorsun, nasıl uykuların bölünmüyor? Bir kez olsun değerli olduğumu hissettir bana. Ben, ölmüş olsam da.’’
Uyandı Sefer Dayı. Terlemişti. Doğruldu yatağında, ahşap penceresini zor da olsa açtı. Dışarısı güne kucak açmak üzereydi ve üşüyordu Sefer Dayı. Sigarasını çıkarttı ceketinin cebinden, üstüne aldı gri hırkasını dikildi pencerenin önüne. Kirli perdesini kenara çekti, sonra da sigarasını içine. Gözünden bir damla yaş değdi kırışıklıklarını okşayarak yanaklarına, sigarasını tuttuğu eliyle sildi usulca onu. Ciğerlerine doldururken bir temiz bir kirli havayı düşünmeye başladı. Her şey eşinin ölümüyle başlamıştı. Ayşe’ydi adı, pek sevgisini gösterememişti O’na bir ömür boyu Sefer Dayı fakat ölümüyle yolunu kaybetmiş gibiydi. Üstüne bir de 50 yıllık hayat arkadaşından kalan küçük bir mektup onun hayatını mahvetmeye yetmişti. Kötü bir yazıyla yazılmış, titrek bir yazı duruyordu kağıtta. Küçük bir kurşun kalemle, ağlayarak yazıldığı, yaşlı bir bedenin titrekliğiyle kağıda dokunduğu belli olan bir yazı. O mektupta Sefer Dayı’nın en sevdiği, en güvendiği arkadaşının eşine yaptıkları yazılıydı. O’na zorla yaptıkları. Her bir satırı ömründen ömür eksilten bir mektuptu bu Sefer Dayı için. Okudukça kahroldu, bir haftadır evden çıkmıyordu. Her gece rüyalarında eşini görüyor ve yarım sabahlara uyanıyordu, bir daha uyumuyordu. Namazını aksatmazdı hiç, bırakmıştı. İçki sürmezdi pek ağzına, sürer olmuştu. Ahmet’e sürekli içki aldırıyordu ve günlük tükettiği sigara paketleri… Umutsuzluğun içindeydi, hissediyordu. Bu umutsuzluktan Allah’a sığınarak çıkmayı denemişti eşini kaybettiğinde fakat bu mektup onu her şeyden uzaklaştırmıştı. Artık bu dünyada tamamen tek hissediyordu kendisini. Rüyalarının sesini dinleyecekti, bundan emindi. Vicdan, istediğini yaptırana dek bırakmazdı insanın yakasını bunu bilirdi. İyice düşündü fakat plan yapmadı. Düşündüğü şey bir ömür sevgi göstermediği eşinin ölümüyle içine düştüğü kara gölgelerdi. Yapacağı şeyi kararlaştırdı. Ceza, bu dünyada kesilecekti, bir başka dünya bekleyecek gücü yoktu. Namık, ölmeliydi. Hem de acı çekerek. Namık’tı yemeğini yediği adamın karısına göz diken. Sefer Dayı, Ahmet’ten Namık’ı eve çağırmasını istedi. Kendisi kapalı olan bu güne yakışır bir şekilde kirli beyaz gömleğini ve kumaş pantolonunu giydi usulca. Ceketini giydi, tespihini aldı eline. Bahçeye çıktı. Çıplak ayaklarıyla toprağın üstünde yürüyordu. Hava da yağmak üzereydi. Saatine baktı, Ayşe olsa bu saatler yemek yapmaya koyulurdu diye iç geçirdi. Sonra döndü eve, tüfeğini hazırladı. Ahmet, Namık’la eve yaklaşıyordu, bahçeden girdiklerini gördü Sefer Dayı. Namık içeriye girdiği gibi hiçbir kelime etmeden sıktı ayağına Sefer Dayı. Ahmet şok olmuştu o an, haberi yoktu böyle bir şeyden. Namık, inlemeye başladı ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sefer Dayı, Ahmet’e dışarıya bakmasını söylüyordu fakat Ahmet kendisinde değildi. İttirdi Sefer Dayı, git dışarıya bak kimse yaklaşmasın buraya dedi. Sonra Namık’ı içeriye sürükledi. Eşiyle yattıkları yere getirdi. Yetmişine dayanmış olmasından dolayı zorlanmıştı ama bugün hiçbir şey ona engel değildi. Yattıkları yere çıkarttı Namık’ı. Diğer ayağına da sıktı. Namık’ın sesiyle inliyordu etraf. Büyük bir bahçesi olduğu için ve köyün biraz dışında kaldığından pek duyulmuyordu sesi fakat tüfek duyulmuş olabilirdi işi de bitirmek istiyordu Sefer Dayı.
‘’ Eh be Namık, diyorsun ki bu adam ne yapıyor ya da neden yapıyor? Fakat içinden de bir ses neden yaptığımı gayet iyi biliyor. Her hesap bu dünyada kesilmez belki ama bizim hesabımız bu dünyaya kısmetmiş görüyor musun? Her çığlığın her inlemen vicdanımın harını söndürürken bir yandan da körüklüyor. Yaşamında hak ettiği değeri gösteremediğim evimin direğinin mağrurluğunun da bir sebebi varmış demek. Senin geldiğin akşamlar gözlerime dolu dolu bakmasının da bir sebebi varmış demek. Erkenden çökmesinin, ağlamasının da bir sebebi varmış demek. Koca muhtar, bir gün olsun karısına sormadı ki neyin var, nasılsın? Sormadım ki bileyim o sebebi. Bileyim de dindireyim acısını yüreğinin. Bilemiyorsun Namık. Bu dünya sonu olmayan bir derya sanıyorsun, ufuklarda illa bir kara parçası var tabii fakat sen onu göremiyorsun. İşte o kara parçası, ölüm Namık. İkimizin de bugün ayak basacağı kara parçası, ölüm. Ben vicdanımı vicdanımla susturmaya çalışıp ahireti karşıma alıyorum bugün. Sen burada acı çekip, kendi vicdanınla yüzleşirken ben dışarıda rakımı içerek sabah namazını bekleyeceğim. Ama erken ölmek yok, doktor çağıracağım sana bir tane. Bu dünyalık sana bu kadar Namık, kalanı ahretteki hesabına…
‘’ Ahmet!’’
‘’ Dayı, ne yaptın dayı nereden çıktı bu?’’
‘’ Konuşacak halim yok Ahmet, şunun ayaklarını bir bezle bağla sonra da rakı getir bana ben dışarıdayım.’’
‘’ Dayı, doktor çağırayım ölecek mi, bırakacağız mı?’’
‘’ Çağırırsın Ahmet, önce bezi bağla sonra rakı getir bana.’’
Ahmet, Namık’ın iki ayağını da sarmıştı. Namık inliyordu fakat gücü kalmamıştı, sesi çıkmıyordu neredeyse. Rakı götürecekken Sefer Dayı seslendi.
.
.
.
bugün.

Sefer Dayı uyuyordu. Doktor, kilitliydi. Namık ise ölü. Ahmet, dayının yanında oturuyordu. Sabah yine güne kucak açarken, üşüse de hareket etmiyordu Ahmet. Sefer Dayı’nın üstünü örtmüştü zaten. O sırada ezan okunmaya başladı, Ahmet de ağlamaya… Sefer Dayı ise uyuyordu…

devam etmeyecek.

SON…


13 Kasım 2018 Salı

sus


kaynak 


sus


"Sana da bu dünyayı yaşamak için vaktinin asla yetmeyeceği düşüncesi hakim mi sürekli? Hani öyle bir şey ki vaktin var fakat bu vaktin bir gün olmayacağı belirsizliği seni alıkoyuyor gibi her şeyden. Ne zaman ne yapmak istediğine dair kararsız kalabiliyorsun sıkça. Bu daracık vaktimde ben ne yapacağım? Okumam lazım, iş bulmalıyım, evlilik yaşım geçiyor, bir de çocuk geldi eee? Döngü başa sarıyor: çocuğum okumalı, çocuğumun işi olmalı, çocuğum evlenmeli derken kaçırdıklarımızın farkında mıyız? Yoksa arkamıza yaslanıp pişmanlıklarımızı ve keşkelerimizi görmezden mi geliyoruz? Düşünsene: Ayak basman gereken yüzlerce, binlerce toprak parçası olduğunu hissediyorsun, ayakların karıncalanıyor heyecanından. Görmen gereken tüm güzelliklerin çoğunu göremeyeceğinin farkında olduğu için yaşlı gözlerin. Okuman gereken milyonlarca bilgi, dinlemen gereken yığınca ses... İnsan, bütün bu denklemin içerisinde nasıl " iyi bir hayat yaşadım. " diyebilir ki? Sürekli kendimizi kandırıyoruz, sürekli. Bugüne kadar hep güzel insanlarla karşılaştık diyoruz, daha niceleriyle karşılaşamadık demiyoruz. Mutlu bir hayat yaşadım lafını fazlaca indirgiyoruz: aslında evet, azla yetinmezsek çoğu bulamayızcı olduk. Bize, hepsi bir gün geçecek, her şey güzel olacak diyorlar. Bir gün? Meçhul. Görevimiz: o günü beklemek. Bize buna da şükret diyorlar, bir başka zaman bir başka şeye. Onu bulamayanlar da var kıymetini bil diyorlar, neden onu da bulamayan birileri var? Diye soran yok. Sen buldun, onlar bulamadı. Bu dünyadaki hesaplarımızı erteletiyorlar. Hep havale ediyoruz fakat havalenin geçmesi gereken yere geçip geçmediğinden bir haber? Yok. Bizden bu dünyalık sessizlik istiyorlar. Koca bir sus, konuşma, yapma, ayıp, günah, yasak... Bizden bugünümüzü ertelememizi istiyorlar. Peki yarınlarımız, bir banka kasasında mı bekletiliyor? İnsan, bu dünyalık yalnızca yaşamalı, bir fakir kendi yuvasından, dünyasından dışarı tek bir adım atmamalı. Zenginlerin ayaklarına kapanacağına diyoruz ki evinde beş vakit yere kapan ve bu dünyalık sus, şükret: öteki dünyada fazlasıyla alacaksın istediklerini, bu dünyada bizim yakamıza yapışma, ayağımıza dolanma yeter. Evet, bunu demek istiyorlar bize. Ellerimizi gökyüzüne kaldırarak hayatımızın son gününe kadar elimizde olana ve de olmayana şükretmemizi. Eğer ki kafamızı kaldıracak olur da sesimizi çıkartırsak kazara ne fena! Bu yüzden bu Dünya, bir suskunlar gezegenidir. Denizlerine pislik karışır, deniz susar. Topraklarına kan karışır, toprak susar. İnsanlarına acı karışır, insan susar. Kaç perdelik bir suskunluk, meçhul. Ve doğal olarak da perde arası vermeden yerimizden kalkmamız pek hoş karşılanmasa gerek...


27 Ekim 2018 Cumartesi

çürük


çürük

''çürümekte''



kendimi rahat hissetmek istiyorum artık. kendimi, kendim gibi. üzerimdeki yüklerin bedenime verdiği zararı görmüyor musun Meryem? benliğimi tarif edemiyorum, sorsan "çürümüş" derim, bu kadar. yaşadığım şeylerin gerektirdiği davranışları sergileyemiyorum. benden beklenildiği gibi olamıyorum Meryem. genç adamsın üstesinden gelirsin diyenlere koca bir has*ktir lan! demek istiyorum. yüzlerine tükürüklerimi saçarak içten bir şekilde. çürümüş bedenimin kokusunu kusmak istiyorum, istiyorum ki içten içe yiten bir bedenin dışarıdan görüldüğü kadar kusursuz olmadığını anlasınlar. bembeyaz bir bulut dahi olsam içimde o yağmuru taşıdığımı bilsinler. nasıl ki bulut kendisini hava soğuduğu gibi bırakır gökyüzünden paramparça, benim de hayattan soğuduğumu anlasınlar her bir tükürüğümde. bir şeylerin düzelebileceğine olan inancımı bana geri vermesinler. yarınlar istemiyorum. yalnızca sonsuzluk belki. eğer ki dünyaya bir daha adım atacak olursam bir başkası olarak, eminin ki içimin bu çürümüşlüğünü hissedeceğim. bu bedeni nerede görsem tanıyacağım Meryem. bu koku, bu sahte gülüş, bu özensizlik benden başkası olamaz diye bağıracağım. kalbim sürekli sıkışıyor, bir diyeceği var biliyorum. sanırım yakında öleceğim Meryem. yerin altına gömülüp yerin üstüne yükseleceğim. başımda insanlar toplanacaklar, hiç görmediğim insanlar. o vakit çıkıp o toprak yığınından ‘’şimdi mi haberiniz oldu benden?’’ diye bağıracağım. diğer bütün yitip gidenlerin arkasından yaptıkları gibi " zaten birkaç aydır halsizdi, bir hal vardı belliydi..." böyle laflar edecekler biliyorum. bazılarının vicdanları birkaç gece uyku uyutmayacak, bazılarının umrunda dahi olmayacak. iyi bilirlerdi de zaten. başıma bir imam dikecekler, yalnızken benimle konuşacak. ona da birkaç lafım olacak: "kaç para alıyorsun defin başına hocam?" diyeceğim. "iyi iyi temiz para. bunun daha evde devamı var kırkı var şusu var busu var iyi iş hocam." sonunda yalnız kalabileceğim Meryem. böyle bir hayatı, girdiği ahşapta ne kadar yalnız bırakırlarsa o kadar yalnız kalabileceğim. şimdi gerçekten çürüyebilirim işte.



29 Haziran 2018 Cuma

dayı II




dayı II

ilk bölümü okumayanlar buraya tıklayarak okuyabilirler.



1 hafta önce …

‘’ Sefer! Bir kez olsun saygı göster, bir kez olsun karın olduğumu hissettir bana. Yüzüne güldüğün, yemeğini paylaştığın, evini paylaştığın insanın senin mahremine yaptığını bilip de nasıl rahat uyuyabiliyorsun, nasıl uykuların bölünmüyor? Bir kez olsun değerli olduğumu hissettir bana. Ben, ölmüş olsam da.’’
Uyandı Sefer Dayı. Terlemişti. Doğruldu yatağında, ahşap penceresini zor da olsa açtı. Dışarısı güne kucak açmak üzereydi ve üşüyordu Sefer Dayı. Sigarasını çıkarttı ceketinin cebinden, üstüne aldı gri hırkasını dikildi pencerenin önüne. Kirli perdesini kenara çekti, sonra da sigarasını içine. Gözünden bir damla yaş değdi kırışıklıklarını okşayarak yanaklarına, sigarasını tuttuğu eliyle sildi usulca onu. Ciğerlerine doldururken bir temiz bir kirli havayı düşünmeye başladı. Her şey eşinin ölümüyle başlamıştı. Ayşe’ydi adı, pek sevgisini gösterememişti O’na bir ömür boyu Sefer Dayı fakat ölümüyle yolunu kaybetmiş gibiydi. Üstüne bir de 50 yıllık hayat arkadaşından kalan küçük bir mektup onun hayatını mahvetmeye yetmişti. Kötü bir yazıyla yazılmış, titrek bir yazı duruyordu kağıtta. Küçük bir kurşun kalemle, ağlayarak yazıldığı, yaşlı bir bedenin titrekliğiyle kağıda dokunduğu belli olan bir yazı. O mektupta Sefer Dayı’nın en sevdiği, en güvendiği arkadaşının eşine yaptıkları yazılıydı. O’na zorla yaptıkları. Her bir satırı ömründen ömür eksilten bir mektuptu bu Sefer Dayı için. Okudukça kahroldu, bir haftadır evden çıkmıyordu. Her gece rüyalarında eşini görüyor ve yarım sabahlara uyanıyordu, bir daha uyumuyordu. Namazını aksatmazdı hiç, bırakmıştı. İçki sürmezdi pek ağzına, sürer olmuştu. Ahmet’e sürekli içki aldırıyordu ve günlük tükettiği sigara paketleri… Umutsuzluğun içindeydi, hissediyordu. Bu umutsuzluktan Allah’a sığınarak çıkmayı denemişti eşini kaybettiğinde fakat bu mektup onu her şeyden uzaklaştırmıştı. Artık bu dünyada tamamen tek hissediyordu kendisini. Rüyalarının sesini dinleyecekti, bundan emindi. Vicdan, istediğini yaptırana dek bırakmazdı insanın yakasını bunu bilirdi. İyice düşündü fakat plan yapmadı. Düşündüğü şey bir ömür sevgi göstermediği eşinin ölümüyle içine düştüğü kara gölgelerdi. Yapacağı şeyi kararlaştırdı. Ceza, bu dünyada kesilecekti, bir başka dünya bekleyecek gücü yoktu. Namık, ölmeliydi. Hem de acı çekerek. Namık’tı yemeğini yediği adamın karısına göz diken. Sefer Dayı, Ahmet’ten Namık’ı eve çağırmasını istedi. Kendisi kapalı olan bu güne yakışır bir şekilde kirli beyaz gömleğini ve kumaş pantolonunu giydi usulca. Ceketini giydi, tespihini aldı eline. Bahçeye çıktı. Çıplak ayaklarıyla toprağın üstünde yürüyordu. Hava da yağmak üzereydi. Saatine baktı, Ayşe olsa bu saatler yemek yapmaya koyulurdu diye iç geçirdi. Sonra döndü eve, tüfeğini hazırladı. Ahmet, Namık’la eve yaklaşıyordu, bahçeden girdiklerini gördü Sefer Dayı. Namık içeriye girdiği gibi hiçbir kelime etmeden sıktı ayağına Sefer Dayı. Ahmet şok olmuştu o an, haberi yoktu böyle bir şeyden. Namık, inlemeye başladı ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sefer Dayı, Ahmet’e dışarıya bakmasını söylüyordu fakat Ahmet kendisinde değildi. İttirdi Sefer Dayı, git dışarıya bak kimse yaklaşmasın buraya dedi. Sonra Namık’ı içeriye sürükledi. Eşiyle yattıkları yere getirdi. Yetmişine dayanmış olmasından dolayı zorlanmıştı ama bugün hiçbir şey ona engel değildi. Yattıkları yere çıkarttı Namık’ı. Diğer ayağına da sıktı. Namık’ın sesiyle inliyordu etraf. Büyük bir bahçesi olduğu için ve köyün biraz dışında kaldığından pek duyulmuyordu sesi fakat tüfek duyulmuş olabilirdi işi de bitirmek istiyordu Sefer Dayı.
‘’ Eh be Namık, diyorsun ki bu adam ne yapıyor ya da neden yapıyor? Fakat içinden de bir ses neden yaptığımı gayet iyi biliyor. Her hesap bu dünyada kesilmez belki ama bizim hesabımız bu dünyaya kısmetmiş görüyor musun? Her çığlığın her inlemen vicdanımın harını söndürürken bir yandan da körüklüyor. Yaşamında hak ettiği değeri gösteremediğim evimin direğinin mağrurluğunun da bir sebebi varmış demek. Senin geldiğin akşamlar gözlerime dolu dolu bakmasının da bir sebebi varmış demek. Erkenden çökmesinin, ağlamasının da bir sebebi varmış demek. Koca muhtar, bir gün olsun karısına sormadı ki neyin var, nasılsın? Sormadım ki bileyim o sebebi. Bileyim de dindireyim acısını yüreğinin. Bilemiyorsun Namık. Bu dünya sonu olmayan bir derya sanıyorsun, ufuklarda illa bir kara parçası var tabii fakat sen onu göremiyorsun. İşte o kara parçası, ölüm Namık. İkimizin de bugün ayak basacağı kara parçası, ölüm. Ben vicdanımı vicdanımla susturmaya çalışıp ahireti karşıma alıyorum bugün. Sen burada acı çekip, kendi vicdanınla yüzleşirken ben dışarıda rakımı içerek sabah namazını bekleyeceğim. Ama erken ölmek yok, doktor çağıracağım sana bir tane. Bu dünyalık sana bu kadar Namık, kalanı ahretteki hesabına…
‘’ Ahmet!’’
‘’ Dayı, ne yaptın dayı nereden çıktı bu?’’
‘’ Konuşacak halim yok Ahmet, şunun ayaklarını bir bezle bağla sonra da rakı getir bana ben dışarıdayım.’’
‘’ Dayı, doktor çağırayım ölecek mi, bırakacağız mı?’’
‘’ Çağırırsın Ahmet, önce bezi bağla sonra rakı getir bana.’’
Ahmet, Namık’ın iki ayağını da sarmıştı. Namık inliyordu fakat gücü kalmamıştı, sesi çıkmıyordu neredeyse. Rakı götürecekken Sefer Dayı seslendi.
.
.
.
bugün.

Sefer Dayı uyuyordu. Doktor, kilitliydi. Namık ise ölü. Ahmet, dayının yanında oturuyordu. Sabah, yine kendi adaletini kendisi sağlayan insanların yüzüne ayazını işlerken üşüse de hareket etmiyordu Ahmet. Sefer Dayı’nın üstünü örtmüştü zaten. O sırada ezan okunmaya başladı, Ahmet de ağlamaya… Sefer Dayı ise uyuyordu…

devam etmeyecek.

SON…

28 Mayıs 2018 Pazartesi

hak


hak

Eminim ki dünyanın herhangi bir yerinde patlamıştır bu silah. Bir karanlığın ortasını yarmış geçmiştir ağzından salyalar akıtarak. Ve siyaha olan muhabbetimi fazlasıyla iştahlandırmıştır.  Siyaha olan düşkünlüğüm dudaklarımda hissetmekten zevk aldığım metalin soğukluğundan öte bir şey değildir. Çıkartıp da derinlerden tek tek ölümün karnına yerleştirdiğim her bir mermiyi iki dudağımın arasında götürüp getirmemdendir siyaha ulaşma hevesim. Siyah, insanın ilk kavgasıdır. Evrene her zaman siyah hakim olmuştur ve olacaktır. Fakat insanın hak kavgası ölümden geçer. 
Mermi.
 Köprünün ayağında gömülü bir çift mermi, mermiler öksüz. Bir silahta vücut bulmalılar. Tekrar eminim ki bir vücut bulmaları zor değildir silahlarda. İnsan ölür ve öldürür, bunun sonuncunda öldürülendir de aynı zamanda. Yani insan ölür, öldürür ve öldürülür. İnsan, günah ile dünyaya gelmiş bir varlıktır. Daha ilk anda milyonlarca spermin önüne geçerek hak yiyen değil midir insan? Hak yiyerek dünyaya gelmiş bir varlık elbette hak yemekten alıkoyacak değil ya kendini. Eminim ki bu silah da hakkını arayan birisi tarafından ateşlenmişti. Tesadüf şu ki herkes haklı. Haksız olanlar da haklı fakat silahı elinde olan o an daha haklıydı. Bir yaratıcının önünde son nefesini harcayarak hak dilenecektir o an haksız durumda olan insan.
Hak.
Hak, işte bu kadar paylaşılamaz aynı çocukluk anıları gibi. Herkesin evinin önünde oynadığı oyunları yarıştırması gibi bir siyahlık. İçerisinde beyaz çiçeklerin polenlerini taşıyan siyah renkli arıların hakimiyet kurduğu bir petek insan beyni. Kraliçesi de vicdan. Hak, vicdanın yorganı fakat ayağını bu yorgana göre uzatan insan bulmakta zorluk çekiyor yatak odası takımı satan mağazalar. Bazıları da hayal satıyorlar, fazlasıyla yapay zekaya bulanmış, üstü pasta süsleriyle kaplı sahte tebessümlü insanlara. İnsanlarsa al sat yaparak ellerindeki parayı katlama derdinde. Mermi. İki lafından birisi ölüm olmuş gezegenin, tek yaşanabilir gezegen olması kadar kara mizah örneği siyah rengi. Simsiyah bir rengin geceye  hakim olması kadar karizmatik aslında karamsarlık. Bütünüyle terk edilmiş bir bedenin renksizleşmesi kadar haksızlık milyonlarca renk tonuna. Dünya dışında bir yaşam alanı aramak, Dünya içinde bir yaşam yeri kurmaktan daha cazipken bazı beyinlerde, dünyanın derdine düşmüş insanları topraktan koparabilir misin ölüm? Koparırsın tabi. Sana kim karşı koyabilmiş ki? Tamamen simsiyah bir gece arıyorsan mezarlıklara uğrayacaksın demiş Azrail. Yolculuk yapacağın yeri kendin seçeceksin çünkü toprağın altına gömülmeden de gömülürmüş aslında insan. 
Zorbalık
Yaşamı mermiler sona erdirmezler sadece. Mermiler aslında can kurtarırlar: birinin canını alırlar, birçok kişininkini kurtarırlar ya da tam tersi. Mermiler de haklı o zaman. Her şey haklı. Peki kim haksız? Bence fazlasıyla haksız olan Tanrı. 
Tanrı.
Neden yeryüzünde milyarlarca insan ölümü bekliyoruz? Elon Musk’a kim vahiy indirdi? Gerçeği yaşıyor olma ihtimalimizin %1 olma ihtimali yüzde kaç? Ay’a gerçekten ayak basıldı mı? Hitler öldü mü? Pablo Escobar’ın gömülü hazineleri nerelerde? Küba devrimi aslında ordu sayesinde mi gerçekleşti? Deli Petro aslında bir Rus çarı değil miydi? Fişkiyeyi kim kırdı? Sorular da haklı…

dayı I-II

dayı I-II  (tamamı) ‘’Değiştirdin mi bezi?’’ ‘’Yok dayı. Değiştireyim mi?’’ ‘’Boşver.’’ Sigarasını içmeye devam etti...