Arama İzni Çıkartıldı

blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2020 Salı

kışı çizdim, bir soluk ölüm bedenimde



kışı çizdim, bir soluk ölüm bedenimde
-       kıştı, bir acı damla süzüldü genzime.



Kıştı, acının üstü örtülmek istercesine beyaz, günahsız yeryüzü. Suyun saflığını korumak için kendisini kalkan bilmiş buzullar üstünde sürüklenen, suyun altını, gerçeği arayan bir balık çırpınışı. Buza yapışmış ayaklarım kıpırdamaz olur ne zaman kurtarmak istesem onu. Ne zaman bir arayışı sonlandırma isteği yeşerse içimde ezilir gaddarca, karanlık püskürtülür üzerine. Derimi şuracıkta bırakıp kanayan ayaklarımla, etimin en hassas noktasına kadar hissettiğim soğuğu sana taşıdığım bitmez görünen bu yolu inatla, kısık gözlerimle zorlanarak yürüdüğüm vakit buza çakılmış solungaçlarından fışkıran ormanın içine hapsolmuş balığı çekip en derin kuyuların içine atma telaşım niye bu kadar anlamsız, neden bir anlam kazanmaz gözlerinde. Halbuki dünyanın kurtarılabilir olduğunu düşünen sen, yıldız geçişleri beklemeden içinde en saf dilekleri diri tutmayı beceren sen bugün neden evrenin enerjisini yitirmiş kabul etmekte bu kadar ısrarcı? Varmak nedir? Hiç geride kalana soruldu mu? Göçmen kuşlar içinde en önde giden ben, seyreder de yangınlar ararım bir vakit çöküp de yanmış ağaç kavuklarında merasimler şahlandırmak için. Ruhu nasıl seyrediyorsa yükseldikçe leşinin ardında toplanan çürük hasretindeki yırtıcıları, öyle seyrettiğim ormanlara, suya, havaya karanlık gibi çöken şimdi neden yine ben? Ey kimsesiz kalmış hayat, bir yaprak kıpırdatacak dahi gücü kalmamış olan rüzgar şimdi, utangaç yüzünü perdelere saklamış güneş ışıkları, yağmurdan kaçan toprak, dinleyin. Mevsimsiz kalmış insanlar misafir ettiğim sokakları ve pisliğe bulanmış kaldırımları çekip kaldırdım. Yükü hafiflesin evrenin diye aldım üstünden sorumluluk duygusunu insanın, sevmek mi? Nefes alana mahsus değil yalnızca. Kalemin kağıdı sevdiğine şahit ben, canlı cansız demeden nefes bildim her birini kendime. Dokunmayı bildikten sonra dile gelmeyecek dilsiz yok bunu bildim, konuşmayı bildikten sonra suskun kalmayı reddedecek kitleler bildim. Peki şimdi bu halim, sorulmalı elbette. İnsanın kurtuluş ordusu, İsa’yı ipten alan sen, Musa’nın denizinde sert darbeleri göğüsleyen yine sen, yanlış nedir? Boynuma geçirdiğim ip kadar sıcak ve beni saran. Soğuk, hiç geride kalana soruldu mu? Nasıl çekiyorum yaşamın içinden kendimi usulca. Öylece ‘’ yapma ‘’ diye bakan gözlerini gözlerime sonsuzluk bilip nasıl da kendimi siliyorum hafızasından yaşamın. İşte diyorum gidişim bu kadar kolaydı, gelişimden pek bir kolay.  Var olduğum acısı hangi kaldırımlarda, sokak lambalarında kalmış, hangi ağaç dibinde uyutulmuş bir bahar geçkiniyim artık mühim değil. Kıştı, bir acı soğuk kaldı tenimde. Bir acı su damlasının genzime yerleşmesini dinledim saniye saniye. Kıştı ve aldı götürdü beni, geride solungaçlarından kanlar fışkıran balıkların kızıla boyadığı buzullar bıraktım yalnızca. İşte, kışın ortasına gömün beni, kışın tam gövdesine.

27 Şubat 2020 Perşembe

çağ bozumu

- çağ bozumu - 




Bir toplum inşaası zihnimizde. Yıkılmaz görünür duvarlara papatyalar fırlatmak belki ardı ardına. Bulutlar kazımak tırnaklarımızla ve bu şekilde ulaşmak ulaşılmaz görünen gökyüzüne. Çünkü bizim içimizde o eskinin küfü, o yıkılmaz olanın külleri, bin yıllık ağaçların uğultusu bir an durulmaz. Bizim yerimiz kalabalıkların dövdüğü taş madenleri, bizim yerimiz çıplak ayaklarla patikalar çizilen tepeliklerin ardıdır. Hani ne vakittir ellerimizin içinde bir sıcaklık ki hissedemez olmuşuz, hani ne vakittir avcumuzun içinde kurak mevsimler hüküm sürer. İşte biz o vakitler kale kuşatmalarında mancılıklar kuran eller, işte biz o vakit şehir kapılarını döven o sert, o kaba, o nasırlı eller. İşte uzaktan izlediğimiz toplumun göğsünde yumuşattığı nefret, özgürlük çağlayan nehirlerle doyurmamız susamış gölgeleri. Kalabalıklar demek yumruklarımızla delmek kadar sarsıcıdır gökyüzünü. Dil uzatılamaz ne varsa ellerimizle çekip çıkartmak kör kafeslerinden. Sırtımızı verdiğimiz bedenlerin gücüyle tırmanan inanç, dizleri yere vurduğu anda mahşerin efendisi kimmiş sergileyen o cemaat, yalnızlık nedir ve nasıl yaşanır bunu topluma kanıtlayan o asırlık çınar. Bütün bunlar zihnimizde bir toplum üretme derdimizdendir. Biz ne ütopya sergileri sermişiz modern toplumlarda, öyle ütopyalar ki kırk katlı binaların boydan cam kaplı mekanlarında şehrin gri nefesi üzerine sergilenen. Coğrafyanın yüklediği kaderi sırtında taşıyan da bunu sırtından atan da şehrin o sokağında, o birbirine kenetlenmiş kilit taşlarının arasına sızabilmiştir. İşte o insanlar ki bu sergilerden nefes nefese uzaklaşan, işte o insanlar kırk katlar dinlemeden yeryüzüne kavuşmak için kendilerini gökyüzünün kollarına bırakanlar. İşte o insanlar ki rüzgarla sevişenler. İşte biz, dimdik burada asırlardır, bütün kirimiz ve kinimizle. Bu çağın nefretinden arınmış sular bulsak bunu kuşlara cennet kılacak olan biz, insanlara sunulmuş suların saflığı peşinde endişeli. Yerle yeksan olmuş şehirlerin kalıntılarında hangimiz Rönesans tabloları arıyor oluruz, telaşına düştüğümüz şey ne olabilir can ve can’ımızdan başka. Suskunluk, kana kana içtiğimiz o baygınlık veren içki. İçtikçe kapılıp gittiğimiz o derin kuyularda kim ola ki bize bir ip uzatmıştır: kafamızı kaldırıp da şüphe duyuyor olmamızı bugün hangi insan, hangi toplum, hangi medeniyet garipseyebilir? Çalınan bir şey bizden gözlerimizi dikmek yıldızlara, çalınan bir şey bizden masum olan ne varsa. Ne vakit bir şehre protokol seyri gerçekleşeceği vakit değil, her vakit çiçekler dikilecektir ne vakit protokol dışında kalanların üstüne de şemsiyeler gerinecektir o vakit bir toplum çizebiliriz bileklerimizden sızan kahverengi kanımızla. Evet, nefesimizi içimize doldururken bizler yine gururlu bizlerin göğsü yine önde ve bizler yine dimdik. Seyrederken doyumsuz ne varsa yeryüzünde onların sırtları kambur, onların sırtları bükük. İşte biz böyle devirlerde önümüze boş sayfalar açıp da ilk cümlesine özgürlük diye başlayabilenlerdeniz. Özgür kalacak ruhumuz ve daima kendimiz.


8 Şubat 2020 Cumartesi

yol - 5 -



yol -5-

‘’ hissetmek, bizim için tırnaklarımızın içlerini duvar kırıntılarıyla doldurmak demektir.’’

Uyandım. Denizlerin üstlerini örttüğüm sabahlarda dahi üşümelerinin titrekliğini seyrederek uyandım. Söyleyecek sözü kadar köpürürmüş denizler diyen bilge adamların bileklerime işlediği damar yollarının tıkanıklığını hissederek, usulca yüzüme şefkatini işleyen sabah rüzgarını tenime misafir ettim. Vakitsizlik çağlayan kırılmış kayalıkları, kendisini bir şekilde kumsala atmış yorgun yolcuları dinlemek ne de zordur gözlerimle? Bedenimin sıcaklığını korumak için ürpertici şiirler okumayışım böyle sabahlarda. İnsan oluşumun hatırlatılmasına ihtiyaç duyduğum her an nefesini ensemde hissediyor olmanın verdiği ‘’ dünya, bugün de bana çalışıyor. ‘’ hissi. Zamanın kiralanabilir olduğunu öğrendiğim toprak yollarda, köylülerin ne kadar da cesur insanlar olabildiklerine şahit olduğum patikalarda, ellerimin boş kalmasını reddederek yürüdüğüm yolları dönüp sana doyasıya anlatma hevesimi yine bir manzaranın sönen ateşine bırakıyorum. Benim için zaman, gövdene işleyebildiğim dokunuşların saatleri dondurması kadar mucizevi. Hangi kenti ne şekilde geçersem geçeyim, hangi gökyüzünü dakikalarca tasvir edeyim içimde fark etmez: yürüyorumdur. Ellerim en son hangi mezarın toprağında bir sıcaklık hissetmiştir bilinmez. En son hangi şehri geçerken bu kadar ürkek adımlar atmışımdır. Duruldum, dört nala üzerine koşan dalgaları göğsünde yumuşatan asırlık kayalıklar gibi duruldum. Mademki yolum senden geçecek, mademki gökyüzümde senden başka bir yıldız barınması mümkün değildir o vakit dünya üzerinde gözümü açmaya değil, kapatmaya korkar olurum.

24 Aralık 2019 Salı

yol - 4-


- yol 4 -
‘’ biliyorum ki adımımı attığım anda bu yola, içimde bir şeyler değişecek. ‘’

Takip ettiğim yollar beni sana çıkarttı buna eminim. Çünkü ben ilk defa bir yola bu kadar teslim, ilk defa bir yolu bu kadar ezber.Yolum ilk defa yalnız elektrik direkleri, sulama kanalları taşımaz, yolum ilk kez alabildiğine ağaç yığını. Bir mücadelenin içine doğuyor sabahları benim için güneş, bir mücadelenin yorgunluğu her akşam batan. Zihnimin temsili bulutlar yüklü gökyüzümde.
Nasıl baktığı önemlidir insanın, nasıl hissettiği.
Ben bu yolda yürüyor görünen, bir o kadar hızlı adam.
Nasıl bakmak istersen.
Bu yolu, çocukluğumu sever gibi seviyorum, çocukluğumda kötü gecelerde dahi nasıl çocuk kalabildiysem eğer öyle yağmurlu havalarda, öyle yüklü bulutlarda, öyle dağınık yollarda ve hatta çizilmemiş rotalarda benimle çocuk kal.
çocukluğumu buluyorum sende, ki aramadığım halde.
gözlerin ‘’ bütün yaşantıların ile seni seviyorum ‘’ diyor.
ellerinde sunduğun sıcaklık kıtalar kavuşturur, depremsiz.
nefesini hissetmek boynumda anne kucağında biten akşamlar.
saçlarını sermen yollarıma, parmak aralarımdan kayıp gitmesi:
güzelliğinin tüm yollarına tutkun kılıyor beni,
bütün mevsimlerin ile kabulümsün hayat.

/ bir cümleyi anlamlı kılan, büyük harfle başlaması değildir , asla. * /

nasıl değişirse eğer küresel vaziyette dünya, nasıl yağmıyor artık bahar yağmurları vaktinde.
işte öyle zamansız, işte öyle istenmeyen anlarda dahi karartan,
beklemediği anda yağmurlar sunan yeryüzüne.
vakitsiz virajlar şimdi, sert dönülen yollar.
nasıl ki bilirsin istediğimiz an yokuşlar bize tersine.
işte öyle ansızın, işte öyle büyük bir istekle yokuşlar inercesine.
bütün engebeli toprakların ile kabulümsün hayat.

/ bir yolu anlamlı kılan, ansızın yola koyulmaktır. /
devam edecek.


3 Aralık 2019 Salı

yol -3-



yol 3
- sadece bir adım, evet, atabilirsin.

Farklı bir dünyadan merhaba,
Biraz buruk, hep neşeli, dolu dolu. Bu bir yol hikayesi, son virajı dönene kadar bitmeyecek. Yol, çocukluğumun hafızamdaki tek resmi belki. İlk arkadaşlarımdan, ilk hoşlandığım kızlardan uzaklaşırken saydığım tahtadan elektrik direkleri benim için yol. Karın içinde saatlerce mahsur kaldığım, denize sıfır gittiğim, inip de papatyalar koparttığım bir evren. Bitmeyen bir şey. Hayatım yazmak üzerine kuruluyken yazamaz, yazmaz olduğum zamanlarda bile kendisini eksik etmeyen. Yine bir yol öncesi, çocukluğumun ayrılıkları geldiler zihnime. Bir daha görüşebilir miyiz bilemediğim arkadaşlarımdan küçük bedenlerimizi sararak ayrıldığım şehirler. Şimdiyse kendimden bin kilometre uzakta olduğum, başka çocukların küçük bedenlerini ne kadar mütevazi heveslerle sarmaladığına şahit olduğum, bir çocuğun bütün saf sevgisinin kucaklarımda buluştuğu farklı bir coğrafyadayım. Yirmi üçün sonlarına doğru göz kapaklarımın içerisinde telaşa neden olan anlamsız büyüme coşkusu. Uyanan bir şeylerin olduğunu hissedercesine örtmek isteği onların üstünü. Bilinç tohumlanmış zihnin filizlenmeye başlaması hissi kafamın içini saran. Üzerimdeki yükleri bu yol boyunca hep azaltmaya çalıştığım zamanlardan bugüne omuzlarım sorumluluklar yüklü adeta. Hani nerede yalnız bir çocuk orada kendisini bırakacak olan ben, bugün gerçeğin çıplaklığı karşısında şaşkın. Araladım gözlerimi , gördüğüm bu. Açtığım anda göreceklerim, korkutuyor. Babalar ideali kafamın içerisinde yer ediyor sürekli. Babalar öksürmesinler apartman koridorlarında yazabilen bir çocukken yıllar önce, bugün bir babam var diyemiyorum. Babaları yaşarken öksüz kalanları da yine ben yazacağım. Evin kapısını aralamış giderken ellerinde iki çanta, mutfakta kendi halinde bir şeyler yiyen çocuğun bakışlarını nasıl silebilir bir baba hafızasından, bunu asla bilemeyeceğim. Bütün yollar bana geçmişte neydim, şimdi neyim ve gelecekte ne olacağıma yönelik sorular yığınları sundular. Bense bu yolları yürüdüm usulca, korkmadım belirsizlikten. Kendim olduğumu hissettiğim an, ne olmadığımı anladığım her an. Geçmişin perdeleri benim için açılmamak üzere kapanmışken verdiğim savaş kaç yola sığar, bilemiyorum. İnsan için bu çağda yaşamak, zorunluluktur: Hiçbir şeyden kaçmadan, pes etmeden, son ana kadar savaşarak.

Bu yolu tamamlamadan yoldan çıkmamak üzere,
devam edecek.

14 Temmuz 2019 Pazar

yol - 2 -


yol -2-
                      -yalnızlık

Her dönemimin bir şarkısı oldu hayatımda. Her yolun psikolojisine özel şarkılar bütünü kulaklarım. Uzun bir yolun yirmi üçüncü virajına sakin bir giriş yapacağım şu sıralar beş ayın ardından gelen yol günlüğü. Bugün, belki hiçbir zaman hayal dahi etmediği gerçeklerin yükünü sırtlamaya çalışan bir çocuk olarak şu birkaç ayda binlerce kilometre yol gittim. Hiç sevmem dediğim otobüs yolculuklarının gediklisi oldum iki koca bavul eşliğinde. Yirmi saat otobüs yolculuğu mu olur? Derken bunu rutin haline getirdim istemsizce. Büyük konuşmamak gerekliliğinin suratıma geçirdiği tokatlardan kızarmış yüzüm gerçeğin acımasızlığıyla yüzleşti şu beş ayda. Sahip olmadan hakkında atıp tuttuğum ne varsa dönüp hesap sormasını bildi benden. Sahip olunmayan şeyler hakkında atıp tutmak ne de kolaymış, bir daha asla notu vurgulu bir şekilde kendime. Para, garip bir şey. Hiç para kazanmazken her şeye sahip olabileceğimi düşünürdüm. Şimdi para denilen şeye sahip olmama rağmen hiçbir zaman her şeye sahip olamayacağımı düşünüyorum çok katı bir şekilde. Oysa param yokken dahi istediğim her şeyi taksit taksit alırdım sorumluluk nedir bilmeyen omuzlarım eşliğinde. Şimdiyse omuzlarım yüklü sorumluluklar yığını adeta. Bu yolculukta çok şey yazıyorum hem de çok fazla. Şiire inanıyorum. Yaprak yaprak şiirdir şimdi topraklarım. Fakat şiirlerim sergi kaldıramazlar. Belki bir gün, bilemiyorum. Bekleyen kalabalıklar yok bildiğim tek şey budur. Fakat biliyorum, bir yer var. İnanç yüklü yarınlar kuluçkadadır o yerde. Bu yol, beni her geçen gün içten içe değiştiren bir imtihan adeta. farklı bir ‘ben’ kendimi ilk kez sıcak bulduğum. Nitelik peşinde sürüklendiğim, çabaladığım dönemler. Birçok şey üretme hevesiyle geçirdiğim saatlerin bıraktığı hazlar. Evet, sorumluluklar ve yeni bir hayat garipsetirken bana kendilerini, aldığım hazlar denge sağlıyor hayatımda. Yalnızlığın bu denli yorucu fakat keyifli olduğunu bilmezdim. Bir de bu yalnızlık arada bin kilometreden fazla bir mesafe barındırıyorsa daha fazla yalnız hissedemezdim. Fakat garip bir his ki seviyorum. Bu yolculuk elbet yalnız sürmeyecek biliyorum. O güne kadar bana eşlik edecek olan yalnızlığımın peşinde keyifle sürükleniyorum.  


yol, bitene kadar devam edecek…

28 Mayıs 2018 Pazartesi

hak


hak

Eminim ki dünyanın herhangi bir yerinde patlamıştır bu silah. Bir karanlığın ortasını yarmış geçmiştir ağzından salyalar akıtarak. Ve siyaha olan muhabbetimi fazlasıyla iştahlandırmıştır.  Siyaha olan düşkünlüğüm dudaklarımda hissetmekten zevk aldığım metalin soğukluğundan öte bir şey değildir. Çıkartıp da derinlerden tek tek ölümün karnına yerleştirdiğim her bir mermiyi iki dudağımın arasında götürüp getirmemdendir siyaha ulaşma hevesim. Siyah, insanın ilk kavgasıdır. Evrene her zaman siyah hakim olmuştur ve olacaktır. Fakat insanın hak kavgası ölümden geçer. 
Mermi.
 Köprünün ayağında gömülü bir çift mermi, mermiler öksüz. Bir silahta vücut bulmalılar. Tekrar eminim ki bir vücut bulmaları zor değildir silahlarda. İnsan ölür ve öldürür, bunun sonuncunda öldürülendir de aynı zamanda. Yani insan ölür, öldürür ve öldürülür. İnsan, günah ile dünyaya gelmiş bir varlıktır. Daha ilk anda milyonlarca spermin önüne geçerek hak yiyen değil midir insan? Hak yiyerek dünyaya gelmiş bir varlık elbette hak yemekten alıkoyacak değil ya kendini. Eminim ki bu silah da hakkını arayan birisi tarafından ateşlenmişti. Tesadüf şu ki herkes haklı. Haksız olanlar da haklı fakat silahı elinde olan o an daha haklıydı. Bir yaratıcının önünde son nefesini harcayarak hak dilenecektir o an haksız durumda olan insan.
Hak.
Hak, işte bu kadar paylaşılamaz aynı çocukluk anıları gibi. Herkesin evinin önünde oynadığı oyunları yarıştırması gibi bir siyahlık. İçerisinde beyaz çiçeklerin polenlerini taşıyan siyah renkli arıların hakimiyet kurduğu bir petek insan beyni. Kraliçesi de vicdan. Hak, vicdanın yorganı fakat ayağını bu yorgana göre uzatan insan bulmakta zorluk çekiyor yatak odası takımı satan mağazalar. Bazıları da hayal satıyorlar, fazlasıyla yapay zekaya bulanmış, üstü pasta süsleriyle kaplı sahte tebessümlü insanlara. İnsanlarsa al sat yaparak ellerindeki parayı katlama derdinde. Mermi. İki lafından birisi ölüm olmuş gezegenin, tek yaşanabilir gezegen olması kadar kara mizah örneği siyah rengi. Simsiyah bir rengin geceye  hakim olması kadar karizmatik aslında karamsarlık. Bütünüyle terk edilmiş bir bedenin renksizleşmesi kadar haksızlık milyonlarca renk tonuna. Dünya dışında bir yaşam alanı aramak, Dünya içinde bir yaşam yeri kurmaktan daha cazipken bazı beyinlerde, dünyanın derdine düşmüş insanları topraktan koparabilir misin ölüm? Koparırsın tabi. Sana kim karşı koyabilmiş ki? Tamamen simsiyah bir gece arıyorsan mezarlıklara uğrayacaksın demiş Azrail. Yolculuk yapacağın yeri kendin seçeceksin çünkü toprağın altına gömülmeden de gömülürmüş aslında insan. 
Zorbalık
Yaşamı mermiler sona erdirmezler sadece. Mermiler aslında can kurtarırlar: birinin canını alırlar, birçok kişininkini kurtarırlar ya da tam tersi. Mermiler de haklı o zaman. Her şey haklı. Peki kim haksız? Bence fazlasıyla haksız olan Tanrı. 
Tanrı.
Neden yeryüzünde milyarlarca insan ölümü bekliyoruz? Elon Musk’a kim vahiy indirdi? Gerçeği yaşıyor olma ihtimalimizin %1 olma ihtimali yüzde kaç? Ay’a gerçekten ayak basıldı mı? Hitler öldü mü? Pablo Escobar’ın gömülü hazineleri nerelerde? Küba devrimi aslında ordu sayesinde mi gerçekleşti? Deli Petro aslında bir Rus çarı değil miydi? Fişkiyeyi kim kırdı? Sorular da haklı…

22 Şubat 2018 Perşembe

düşüş

düşüş

Çürümüş beynimin işlevsiz kılcalları tek seferde yüzlerce satır kusan kemik kaplı şu elimi yönetiyorlar. Kırılmış sandalye ayakları umutsuzca kavuşmaya çalışırlarken gövdelerine, kan rengi göz bebeklerimden tek tek çıkıp da toplu şekilde hücum eden keskin bakışlarım havayı delerek sonsuz çizikler atıyorlar son çırpınışlarına ayakların. Hükmüm havada küflü bir kokuyla yayılırken odaya, çaresizce kapatıyorum beynimin şartellerini. Düşünmek eylemime sonsuz bir mühür en olaysız dağıtılanından.
Hükmüm geçersiz, aklım yetkin değildir diyorum soranlara.
Bitkisel latifelerle var oluşa karşı tutunuyorum betondan duvarlara.

Gözlerim derinden bir yazma özlemiyle dikiliyorlar kağıt başlarına ve her bir kırpışım onları, bir heceye can veriyor anında. Sonrası sessizlik ve bir kağıdın daha kirlenişi. Oysa tek derdi toprağa tutunmak olan bu kağıt, şimdi üstünde evrenin en sorunlu yaratığının boşalttığı bir nefreti taşıyor ve taşıyacak nesilden nesile. Derin bir nefesin elçisiyken kaplandığı bu çirkin görev nefes darlığı yaratan bir soruna dönüşüyor; düşünmek. Ve ben, her bir satırında dişlerimi sıktığım bu lanetli huyumun yansımasından bir adım dahi uzağa gidemiyorum. Var oluşum ve yok oluşum arasında ellerim kenetleniyor akşamlardan kalma kirli bıçaklarda.
Yaşamaya meyilleniyorum açıkça. Yaşamaya meyilim yazdığım bir cümlenin özü kadar kuvvetli fakat az önce kırılan şu sandalye kadar onursuz değil yarı yolda bırakacak kadar beni. Hayatımı bağladığım pamuktan iplikler, şimdi üstümde bir kazaklar ve sıkıca sarıyorlar hayata beni. Ben, şu halimle, şu kenarları kırılmış koltuktaki umursamaz oturuşumla bugün yokum ve yarınım meçhul. Oysa gençliğimin ilk serzenişlerinde hayatın güzelliği barikatlar kurar yıldırıcı darbeler atardı vücuduma. Hayat güzeldi düşünmeyene ve umursamayana. Hayatın güzelliğini tadan bir insan yeltenebilir miydi tek bir oturuşta sayfalarca kağıdın namusuna leke sürmeye? Nasılsa hayat güzeldi ve yaşamak tek kelimeydi, sayfalara ihtiyaç yoktu.

Yaşamak somut bir oksijen kaynağıyken düşünmek, olası bir zararlı maddenin keyifle vücuda yayılmasıydı. Olaysızca dağıtılan gösterilerin ardında bıraktığı cadde kirlilikleriydi düşünmek. İdeolojik olarak hiçlere oynayan bir beynin en derin silahlarla vurulması kadar anti-demokratikti. Hayata karşı tek duruşunun öldüğü gün ardında yazılı birkaç sayfadan ibaret olduğu düşünülünce insanın, yaşamında suçlanmak ne kadar acı ve mantık aranmayasıcaydı. Bu ki insanlık için büyük bir düşüştü.

7 Kasım 2017 Salı

Şüphe

ŞÜPHE
‘’ Bir garip cennet, hurilerle bakidir. Bir garip cinnet ki ölüm kadar anidir.’’

Saat sekize gelmek üzere, Cansu hala uyuyor.
‘’Cansu!’’
‘’Uyanmayı düşünmüyor musun?’’
Birden içerden bir ses, Cansu bağırıyor;
‘’Kahvaltı hazır!’’
Yavaşça kalkıyorum yataktan, dün gece yine siyah tişörtümle uyuyakalmışım. Üşüyerek uyanmam ondan. Tişörtüm de iyice koktu, yıkanmam gerekiyor ama kahvaltı da yapmam gerek Cansu’yu bekletemem, beklemeyi sevmez. Salona doğru yürüyorum, siparişiniz hazır diye sesleniyor garson;
‘’48 numara! Siparişiniz hazır.’’
‘’Ben alırım hayatım.’’
Diyerek gidiyorum siparişi almaya doğru. Cansu da pek sever dışarıda makarna yemeyi. Evde böylesini yapamazmış, defalarca denemesine rağmen bir türlü tutturamıyormuş dışarıdaki lezzeti.
‘’Mutsuzum biliyor musunuz? Haşlanmak için tencereye atılmış makarnalar gibiyim ya da  yahni olmak için kazanın içinde bekleyen Kemal Sunal gibiyim, benim yahnim iyi olmaz diye etrafıma bağırıyorum. Dün gece de salata yemeyi denedim elit insanlar gibi. Sadece elit insanlar salata yemez tabii ama tavuk da koydum bu sefer salatama. Pek bir şey anlamadım. Ondan mutsuzum galiba. Tavuğu severim, Cansu da makarnayı sever. Tavuklu makarna yapabilirim bu akşam. Cansu dışarıda yemese bari, aç mısın?’’
‘’Yedim ben tatlım, arkadaşlarla iş çıkışı bir şeyler atıştırdık’’
Yumruk attım birden garsona;
‘’Ne artistlik yapıyorsun lan sünepe! Ne demek beğenmiyorsanız başka yerde yiyin? Gebertirim seni şuracıkta!’’
‘’Tatlım, iyi misin?’’
‘’Makarna yapmıştım, tavuklu hem de. Birlikte yeriz diyordum.’’
Cansu gelse bari eve yemek de pişmek üzere.
‘’Alo, evet benim. Nerede? Nasıl olmuş? Hemen geliyorum.’’
‘’Bardaki adam sana bakmıyor değil mi Cansu? Yer değiştirelim yoksa tatsızlık çıkartacağım gece gece.’’
‘’Sakin ol hayatım, ceketimi tutar mısın? Lavaboya gidip geleyim sonra yer değiştiririz.’’
‘’Dön lan önüne!’’
Hava da bugün pek nemli, soğuk da ama. Soğuk hissediyorum. Taze bir ölü kadar soğuk tenim. Tuvalette de sıra var sanırım. Kaldırımdaki adamdan midye yesem iyi gelir mideme. İçmemem gerek, dokunuyor bana. Kaldırımın üstünde kırmızı renkte bir ceket kalmış. Bütün kalabalığın ardında kalan yalnız bir ceket. Yanlış hatırlamıyorsam Cansu'nun üzerindeydi bu gece. Cansu, severdi kırmızıyı. Az önce Cansu'yla birlikteydim oysa. Üstünde ceketi de vardı. Şu an yanımda kimse yok ve Cansu'nun ceketi yerde, kaldırımda. Bir kalabalık, nemiyle üstünden geçti gitti. Bağıranlar vardı. Az önce yanımdaydı Cansu. Dün gece Cansu'ya gitmiştim bardan çıkınca. Belimdeki tabanca hala belimde fakat Cansu yok. Siyah tişörtüm de kokuyor artık, ceketim de kayıp. Cansu'da kaldı galiba. Sağıma soluma bakınıyorum fakat yüzüme nemden başka değen bir şey yok. O sırada Cansu öpüyor yanaklarımdan, yanımdaymış meğer.
‘’Geldim, tatlım.’’
.
.
.

‘’ Bazı şeyler havada kalmalıdır, Ay gibi.’’


14 Ekim 2017 Cumartesi

Dünya, Bir Tımarhanedir


Dünya Bir Tımarhanedir
'' Dem Fanzin'de yayınlanmış bir denememdir.''




Monteigne kardeşim Denemeler’i yazdı. Ben de, Yanılmalar’ı yazacağım.

Hepimiz birer kuş olup kanatlanmıştık, pek sevgiyle yad ettiğimiz sevgi kelebeği gezegenimizde. Hani bir beyaz, bir griydik. Bizdik neticede; insandık.

Denedik, yanıldık. Denemekten korktuk, kaçtık ya da kaçırıldık.

Çabaladık, hayal kurduk; aldatıldık.

İnandık, bağlandık; kandırıldık.

Güldük, eğlendik; yaftalandık.

Ağladık, üzüldük; umursanmadık.

Ve dahasını, insanlık olarak tattık ve tadıyoruz.

Bir dem de olsa, sorgulamak gerektir yaşamın her dakikasını.

Sorgulamadan, sorgulatmadan ulaşamayacağımız, ulaşsak da ulaşmamış olmayı dileyeceğimiz gerçekler etrafımızdalar.

İnandığımız din, dinler ya da inanmadıklarımız.

Şahit olduğumuz acılar, savaşlar, yıkımlar, çocuklar…

Düşünmek, bir deli savunmasıdır Dünya tımarhanesinde.

Bazen beynimin içi, Elon Musk evreninde seyrediyor gibi hissediyorum.

Bütün bu savaşlar, acılar, birkaç denyo güzel vakit geçirsin diye kurgulanmış senaryolar gibi geliyor.

Aksini düşünerek, insanlığın derdini çözebileceğimi sanmıyorum.

Sorgulama yeteneği belli oranda verilmiş yapay varlıklarız bu gezegende.

Birkaç fabrika hatası ya da ithalat fazlası olanlarımız, bizleri yanıltmasınlar.

Yapay da olsa, kendini geliştiren ve de bizlerden sıyıranlaraysa büyük saygı göstermemiz gerektiğini hatırlatmalıyım.

Ölümsüzlüğü bulma hayalinden tutun da, mevcut gezegenimizden kaçarak koloniler kurmayı düşünenlerimiz var. Onlara, Gemide filminin meşhur kum boşaltma sahnesindeki Erkan Can repliğini armağan ediyorum. Ama yazmıyorum.

Yapay bir evrende sürükleniyoruz, her günümüz sanırsın westworld’vari bir evrende geçiyor.

Ölümsüzlüğü, birkaç seneyle kaçıracağımızı düşünenlerimiz bile varlar.

Onlara, çok saygı duyduğum bir söz yazarından şu sözleri armağan etmek istiyorum;

Dünya ne sana ne de bana kalmaz.

Rothschildlere kalmadı böyle, hiçbir kitap yazmaz.

Ne demiştik, Dünya bir tımarhaneydi.

Ve bizler de, giydiğimiz deli gömleklerinden kurtulma gayretinde ya da bu gömlekleri kabullenmiş biçimde ölümü bekleyen delileriz.



Az Ötede Yaşayan İnsan

‘’ Çok değil, azıcık. ‘’






yeni bir başlangıç

2014 yılından itibaren yazmaya başladığım bu blogumu, yeni bir başlangıç için emekliye ayırıyorum. İlk yıllardan itibaren daha profesyonel d...