2014 yılından itibaren yazmaya başladığım bu blogumu, yeni bir başlangıç için emekliye ayırıyorum. İlk yıllardan itibaren daha profesyonel daha göze hoş gelen bir site hayaliyle yaşayan ben, 27/5 2020 tarihi itibarıyla bu hayalimi gerçekleştirdim.
bundan sonraki yazılarımı : yeni web sitemden yayınlayacağım
sizleri de yeni başlangıcıma dahil etmek isterim.
yeni yazılarda, çok güzel günlerde görüşmek üzere.
linki manuel olarak da bırakıyorum: azotedeki.com
Arama İzni Çıkartıldı
az ötede yaşayan insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
az ötede yaşayan insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mayıs 2020 Çarşamba
13 Mayıs 2020 Çarşamba
elimde yitmiş coğrafya
- elimde yitmiş coğrafya
kan çanaklarından su içen korsanlar inletiyor kasabanın çamur kaplı sokaklarını, fıçıların içinde süründürülen kadınlar, korkmuş çocuklar, yeri döven ardı ardına döven yağmur. bir çocuk duasının daha gökten geri döndüğüne şahit insanlık. elleri başının arasında, zulmün mum ışığını sarı saçlarında hisseden küçük kız. demirlemiş geminin dahi şaha kalkması liman boyunca. oluk oluk ölüm fışkırıyor kasaba merdivenlerinden. bir yaşlı, bir çapulcudan aman dileniyor nasıl da gerçeksin ve dipdirisin adalet(!). bir köy baştan sona kılıçtan geçirilirken ne de merhametlisin ey yedi göğün yaratıcısı, evet sen. yalnızca tek yaşam hakkı verdiğin biz insanlar için ne de gelişigüzel bir kader yazımın var, kalemini asla beğenmedim, beğenmeyeceğim. işte ellerimiz, alınlarımız, çamur kaplı yüzlerimiz, saklanırken içimize içimize çektiğimiz yaşam nefesimiz hepsi sana dönük. karşında titreyen bir avuç insanı, elimde yitip gitmiş bu coğrafyada mahsur bırakan senin yüceliğin evet. kitaplarında yazan her ne ise teorinin pratikten bağımsızlığını yüzümüze çarpan gerçek, bugün şu vakitte senden daha gerçek ve de onurlu. ki biz senin dinmez susuzluğuna sırtımızda çanaklar içinde kanlar taşıyan biz, ki biz senin dinmez merhametin ve yüceliğin için meydanlara, tapınaklara kendimizde olandan pay veren biz, ki biz beş vakit dizimizi yerlere vuran ve bize güzel bir hayat sunman için sana ibadet eden biz, işte biz bize verdiğin her neyse aynı süratle bizden isteyen sen karşısında aciziz. imtihan dediğin her ne ise bunu kalemini acı dolu mürekkep kaplarına batırıp da insan derisine kazıyan sen, bugün bir kız çocuğunun göz yaşından değersizsin. bir kız çocuğu, henüz bir bebek, tertemiz ve saf, dünya nedir ve kimi sevmeliyim telaşında yalnızca. kimi sevmez ki bir bebek, kendisine gülümseyen herkese sonsuz şefkat ve sevgi fışkırtan gözlerinde bugün senin adaletinin, sınavının bir tecellisi olarak ateşler, yıkımlar, elindeki ölüm makinelerini hunharca ve arsızca kaldıran çapulcular resmediliyorsa bu senin düpedüz ve şüphesiz berbat bir ressam ve sanatçı olduğunun kanıtıdır. yüceler yücesi, elimde yitmiş coğrafyada senden uzaklaşan her kimse türlü yalanlarla geri çağrılmaya çalışılırken ben uzun yollar tepip de gelen bütün insanlar için kendi adaletlerini ve kaderlerini yönetmeleri noktasında salık veriyorum. bugün, bu coğrafyada senin yüceliğinle benim dipdiri, kanlı canlı gerçekliğim karşı karşıyadır ve tek kazanan benim ve benim gibilerdir.
27 Şubat 2020 Perşembe
çağ bozumu
- çağ bozumu -
Bir toplum inşaası zihnimizde. Yıkılmaz görünür duvarlara papatyalar fırlatmak belki ardı ardına. Bulutlar kazımak tırnaklarımızla ve bu şekilde ulaşmak ulaşılmaz görünen gökyüzüne. Çünkü bizim içimizde o eskinin küfü, o yıkılmaz olanın külleri, bin yıllık ağaçların uğultusu bir an durulmaz. Bizim yerimiz kalabalıkların dövdüğü taş madenleri, bizim yerimiz çıplak ayaklarla patikalar çizilen tepeliklerin ardıdır. Hani ne vakittir ellerimizin içinde bir sıcaklık ki hissedemez olmuşuz, hani ne vakittir avcumuzun içinde kurak mevsimler hüküm sürer. İşte biz o vakitler kale kuşatmalarında mancılıklar kuran eller, işte biz o vakit şehir kapılarını döven o sert, o kaba, o nasırlı eller. İşte uzaktan izlediğimiz toplumun göğsünde yumuşattığı nefret, özgürlük çağlayan nehirlerle doyurmamız susamış gölgeleri. Kalabalıklar demek yumruklarımızla delmek kadar sarsıcıdır gökyüzünü. Dil uzatılamaz ne varsa ellerimizle çekip çıkartmak kör kafeslerinden. Sırtımızı verdiğimiz bedenlerin gücüyle tırmanan inanç, dizleri yere vurduğu anda mahşerin efendisi kimmiş sergileyen o cemaat, yalnızlık nedir ve nasıl yaşanır bunu topluma kanıtlayan o asırlık çınar. Bütün bunlar zihnimizde bir toplum üretme derdimizdendir. Biz ne ütopya sergileri sermişiz modern toplumlarda, öyle ütopyalar ki kırk katlı binaların boydan cam kaplı mekanlarında şehrin gri nefesi üzerine sergilenen. Coğrafyanın yüklediği kaderi sırtında taşıyan da bunu sırtından atan da şehrin o sokağında, o birbirine kenetlenmiş kilit taşlarının arasına sızabilmiştir. İşte o insanlar ki bu sergilerden nefes nefese uzaklaşan, işte o insanlar kırk katlar dinlemeden yeryüzüne kavuşmak için kendilerini gökyüzünün kollarına bırakanlar. İşte o insanlar ki rüzgarla sevişenler. İşte biz, dimdik burada asırlardır, bütün kirimiz ve kinimizle. Bu çağın nefretinden arınmış sular bulsak bunu kuşlara cennet kılacak olan biz, insanlara sunulmuş suların saflığı peşinde endişeli. Yerle yeksan olmuş şehirlerin kalıntılarında hangimiz Rönesans tabloları arıyor oluruz, telaşına düştüğümüz şey ne olabilir can ve can’ımızdan başka. Suskunluk, kana kana içtiğimiz o baygınlık veren içki. İçtikçe kapılıp gittiğimiz o derin kuyularda kim ola ki bize bir ip uzatmıştır: kafamızı kaldırıp da şüphe duyuyor olmamızı bugün hangi insan, hangi toplum, hangi medeniyet garipseyebilir? Çalınan bir şey bizden gözlerimizi dikmek yıldızlara, çalınan bir şey bizden masum olan ne varsa. Ne vakit bir şehre protokol seyri gerçekleşeceği vakit değil, her vakit çiçekler dikilecektir ne vakit protokol dışında kalanların üstüne de şemsiyeler gerinecektir o vakit bir toplum çizebiliriz bileklerimizden sızan kahverengi kanımızla. Evet, nefesimizi içimize doldururken bizler yine gururlu bizlerin göğsü yine önde ve bizler yine dimdik. Seyrederken doyumsuz ne varsa yeryüzünde onların sırtları kambur, onların sırtları bükük. İşte biz böyle devirlerde önümüze boş sayfalar açıp da ilk cümlesine özgürlük diye başlayabilenlerdeniz. Özgür kalacak ruhumuz ve daima kendimiz.
3 Aralık 2019 Salı
yol -3-
yol 3
- sadece bir adım, evet, atabilirsin.
- sadece bir adım, evet, atabilirsin.
Farklı bir dünyadan merhaba,
Biraz buruk, hep neşeli, dolu dolu. Bu bir yol hikayesi, son
virajı dönene kadar bitmeyecek. Yol, çocukluğumun hafızamdaki tek resmi belki.
İlk arkadaşlarımdan, ilk hoşlandığım kızlardan uzaklaşırken saydığım tahtadan
elektrik direkleri benim için yol. Karın içinde saatlerce mahsur kaldığım,
denize sıfır gittiğim, inip de papatyalar koparttığım bir evren. Bitmeyen bir
şey. Hayatım yazmak üzerine kuruluyken yazamaz, yazmaz olduğum zamanlarda bile
kendisini eksik etmeyen. Yine bir yol öncesi, çocukluğumun ayrılıkları geldiler
zihnime. Bir daha görüşebilir miyiz bilemediğim arkadaşlarımdan küçük
bedenlerimizi sararak ayrıldığım şehirler. Şimdiyse kendimden bin kilometre
uzakta olduğum, başka çocukların küçük bedenlerini ne kadar mütevazi heveslerle
sarmaladığına şahit olduğum, bir çocuğun bütün saf sevgisinin kucaklarımda
buluştuğu farklı bir coğrafyadayım. Yirmi üçün sonlarına doğru göz kapaklarımın
içerisinde telaşa neden olan anlamsız büyüme coşkusu. Uyanan bir şeylerin
olduğunu hissedercesine örtmek isteği onların üstünü. Bilinç tohumlanmış zihnin
filizlenmeye başlaması hissi kafamın içini saran. Üzerimdeki yükleri bu yol
boyunca hep azaltmaya çalıştığım zamanlardan bugüne omuzlarım sorumluluklar
yüklü adeta. Hani nerede yalnız bir çocuk orada kendisini bırakacak olan ben,
bugün gerçeğin çıplaklığı karşısında şaşkın. Araladım gözlerimi , gördüğüm bu.
Açtığım anda göreceklerim, korkutuyor. Babalar ideali kafamın içerisinde yer
ediyor sürekli. Babalar öksürmesinler apartman koridorlarında yazabilen bir
çocukken yıllar önce, bugün bir babam var diyemiyorum. Babaları yaşarken öksüz
kalanları da yine ben yazacağım. Evin kapısını aralamış giderken ellerinde iki
çanta, mutfakta kendi halinde bir şeyler yiyen çocuğun bakışlarını nasıl
silebilir bir baba hafızasından, bunu asla bilemeyeceğim. Bütün yollar bana
geçmişte neydim, şimdi neyim ve gelecekte ne olacağıma yönelik sorular
yığınları sundular. Bense bu yolları yürüdüm usulca, korkmadım belirsizlikten. Kendim
olduğumu hissettiğim an, ne olmadığımı anladığım her an. Geçmişin perdeleri
benim için açılmamak üzere kapanmışken verdiğim savaş kaç yola sığar,
bilemiyorum. İnsan için bu çağda yaşamak, zorunluluktur: Hiçbir şeyden
kaçmadan, pes etmeden, son ana kadar savaşarak.
Bu yolu tamamlamadan yoldan çıkmamak üzere,
devam edecek.
devam edecek.
14 Temmuz 2019 Pazar
yol - 2 -
yol -2-
-yalnızlık
-yalnızlık
Her dönemimin bir şarkısı oldu hayatımda. Her yolun
psikolojisine özel şarkılar bütünü kulaklarım. Uzun bir yolun yirmi üçüncü
virajına sakin bir giriş yapacağım şu sıralar beş ayın ardından gelen yol
günlüğü. Bugün, belki hiçbir zaman hayal dahi etmediği gerçeklerin yükünü
sırtlamaya çalışan bir çocuk olarak şu birkaç ayda binlerce kilometre yol
gittim. Hiç sevmem dediğim otobüs yolculuklarının gediklisi oldum iki koca
bavul eşliğinde. Yirmi saat otobüs yolculuğu mu olur? Derken bunu rutin haline getirdim
istemsizce. Büyük konuşmamak gerekliliğinin suratıma geçirdiği tokatlardan
kızarmış yüzüm gerçeğin acımasızlığıyla yüzleşti şu beş ayda. Sahip olmadan
hakkında atıp tuttuğum ne varsa dönüp hesap sormasını bildi benden. Sahip olunmayan
şeyler hakkında atıp tutmak ne de kolaymış, bir daha asla notu vurgulu bir
şekilde kendime. Para, garip bir şey. Hiç para kazanmazken her şeye sahip
olabileceğimi düşünürdüm. Şimdi para denilen şeye sahip olmama rağmen hiçbir
zaman her şeye sahip olamayacağımı düşünüyorum çok katı bir şekilde. Oysa param
yokken dahi istediğim her şeyi taksit taksit alırdım sorumluluk nedir bilmeyen
omuzlarım eşliğinde. Şimdiyse omuzlarım yüklü sorumluluklar yığını adeta. Bu
yolculukta çok şey yazıyorum hem de çok fazla. Şiire inanıyorum. Yaprak yaprak
şiirdir şimdi topraklarım. Fakat şiirlerim sergi kaldıramazlar. Belki bir gün,
bilemiyorum. Bekleyen kalabalıklar yok bildiğim tek şey budur. Fakat biliyorum,
bir yer var. İnanç yüklü yarınlar kuluçkadadır o yerde. Bu yol, beni her geçen
gün içten içe değiştiren bir imtihan adeta. farklı bir ‘ben’ kendimi ilk kez
sıcak bulduğum. Nitelik peşinde sürüklendiğim, çabaladığım dönemler. Birçok şey
üretme hevesiyle geçirdiğim saatlerin bıraktığı hazlar. Evet, sorumluluklar ve
yeni bir hayat garipsetirken bana kendilerini, aldığım hazlar denge sağlıyor
hayatımda. Yalnızlığın bu denli yorucu fakat keyifli olduğunu bilmezdim. Bir de
bu yalnızlık arada bin kilometreden fazla bir mesafe barındırıyorsa daha fazla
yalnız hissedemezdim. Fakat garip bir his ki seviyorum. Bu yolculuk elbet
yalnız sürmeyecek biliyorum. O güne kadar bana eşlik edecek olan yalnızlığımın
peşinde keyifle sürükleniyorum.
yol, bitene kadar devam edecek…
2 Şubat 2019 Cumartesi
yol -1-
![]() |
| http://dustinpowellmusic.bandcamp.com/track/road-to-the-moon |
yol -1-
‘’ Herkes kendi
balkonundan sorumludur: kimisi saksılarca güzel çiçeklerle donatır, kimisi
yalnızca depo niyetine kullanır.’’
Dünya milyarlarca yolun bir gün kesişmeyi beklediği bir
otoban adeta. Görmediğimiz insanların ‘kaderlerini’
etkilediğimiz, hiç beklemediğimiz insanların bizleri yolumuzdan saptırdığı, hiç
beklemediğimiz anda kendimizi hiç ummadığımız yerlere giderken bulduğumuz bir
karmaşa. Kimimizin yolu topraktan, kimimizin asfalt. Kimimizin yolu dahi yok.
Yola ne zaman çıkılır bilinmez. Dante otuz beşinde çıktı, bense yirmi iki.
Pesimist yazarların, intihar etmiş şairlerin, bunaltıcı hayatlar tüketmiş insanların
öykülerini aldım yanıma. Maneviyatı eksik etmeyeceğime söz verdim kendime ve
milyarlarca yoldan yalnızca birisi olan kendi yoluma koyuldum. Topraktan mı
asfalttan mı dersen benimkisi umuttan bir yoldu. Bir şeyleri bulma umuduyla
adımlarımı emanet ettiğim bir yol. Henüz yolun başındayken hayatıma bazı
misafirler dahil oldu. Fakat yolum uzundu ve misafirliğin kısası makbuldü. Vedalaştım
her biriyle. Çocuktum, boyum kadar duvarların arasından çağladım bozkırlara.
Çocuktum, boyumdan büyük yalnızlıklar yaşadım. Bir çocuk ne kadar kalabalık
olabilirse o kadar kalabalık kasabalarda çoğalmak ümidiyle aradım. Bir çocuk ne
kadar hüzün dolu olabilirse o kadar gülümsedim. Bu yolculukta her şeyi yazdım, yazmasam
olmazdı. Bazı zamanlar belirsizliklerden, bazı zaman umut yüklü yarınlardan
geçtim. Bazı zamanlar kaybedilmiş dünlere, bazı zamanlar beklenen günlere konuk
oldum. Güldüm, güldürdüm. Ağladım ama içimden. Hiç sesli ağlamadım zaten ben.
Bazen ağlamaktan daha fazlası gerek dedim gördükçe dünyadaki hüznü. Yalnızca
birkaç gözyaşı temizleyemez bu kiri, nehirler akıtmalı gözlerden. Bazense
sessizce izledim kırışıklıklarını yüzlerin. Etrafıma aldırmadan yol almaya
çalıştım:
Yürüdüm usulca, çekinmedim belirsizlikten. Şu etrafımı kaplayan örtü, çocukluğumun küreklerle kazınan yollarından başka nedir ki?
Yürüdüm usulca, çekinmedim belirsizlikten. Şu etrafımı kaplayan örtü, çocukluğumun küreklerle kazınan yollarından başka nedir ki?
Anladım ki zor. Bir şeylerin farkındayken veya bir şeylerin
farkına varmaya çalışırken yaşamak zor. Bu yaşamın yükünü sayılarla
ölçemeyeceğimi anladım. Bir çocuğun kirli suratındaki kurumuş gözyaşında
anladım. Ölümünü bekleyen bir ihtiyarın gözlerindeki parıltıda anladım. Anladım
ki yaşımız dünyadaki varlığımızdan ibaret yalnızca. Yaşantımız, varlığımızdan
daha yaşlı...
yol bitene kadar devam edecek…
15 Aralık 2018 Cumartesi
plüton
plüton
Yalnızca güzel şarkılarla aydınlanır gezegenim. Ben, tek
başıma şu evreni kaplayan bir gezegenim. Güzel bir şarkı daha dinleyebilmek
için evrendeki yerini feda edebilecek bir gezegen. Gözlerini kapayıp kendini
bir müziğin akışına bırakmak tek yaşam gayesi olmuş sıcak bir gezegen.
Keşfedilmemiş galaksilere inat keşfedilmemiş şarkıların peşinde. Enerjisini
notalardan, eşsiz seslerden, ritimlerden alan ve bunun için yaşayan.
Sonbaharında hüznüyle sararan, ilkbaharında neşesiyle saçılan. Şarkılardan
evren yaratmış bir kimseyi üzebilir misiniz? Sığınacağı binlerce melodisi olan
bir gezegeni galaksinizden dışlayabilir misiniz? Üstünü çizebilir misiniz ya da
ayaklarınızla ezebilir misiniz? Laflarınız incitir mi sizce böyle bir gezegeni?
İçerisinde sadece iyilik barındırmayı kendisine görev edinmiş, hiçbir zaman
gökyüzüne karanlığın hakim olmadığı, yıldızlarının gündüzleri de gökyüzünde
misafir olduğu yani hiçbir şeyin ve hiç kimsenin dışlanmadığı bir gezegen. Susmuş,
sönmüş binlerce yıldızın, gezegenin ardında bir ütopya edasıyla dikilen,
evrenin getirdiği ve de getireceği iyi ve kötü her şeyi yine evrenden bilen
milyonlarca ölü galaksinin içerisinde kendi yaşam alanını kurabilmiş bir
gezegen. İçerisinde ritmin, edebiyatın, sanatın olduğu. Hayallerin gerçeklerden
daha gerçekçi olduğu. Renklerin görünenden daha renkli olduğu. Müzik seslerinin
evrene son ses yayın yaptığı ve bu yayınların ölü gezegenlerce başka
varlıkların sinyalleri olarak algılandığı küçük bir gezegen. Emekli bir memur
edasıyla kendi kendisine yetebilen. Kıt kanaat geçinen belki fakat her anında
yaşadığı için mutlu olan. Emin olabilirsiniz ki asla sizin ölüm kokan, çürümüş,
yozlaşmış, siyaha boyanmış gezegenlerinize hiçbir zaman adım atmayacağız. Güneş
olmadan da varız, var olacağız. Hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin enerjisini
sömürmeden, hiçbir parçayı kendi peşimizde asırlarca sürüklemeden kendi
yörüngemizde şiddetin, yalanın, hırsların ve kötülüklerin olmadığı küçük
gezegenimizde hayatlarımızı güzelleştirebildiğimiz kadar güzelleştirecek ve
sizin o kokuşmuş gezegenlerinizden kaçma çabalarınızı izleyeceğiz.
Elinizdekileri nasıl teker teker düşünmeden tükettiğinizi, her şey için geç
olduğu bir zamanda milyarlarca insan olarak dönüp de arkanıza bakarak
yaşayacağınız pişmanlıkları seyrederek her şeyden izole bir şekilde tüketmek için
değil de yaşamak için yaşıyor olmanın muhteşem keyfiyle nefis şarkılar
eşliğinde sönük yıldızlara ışık olmaya çalışacağız…
-az ötede yaşayan ‘’cüce’’ gezegen-
13 Kasım 2018 Salı
sus
![]() |
kaynak |
sus
"Sana da bu dünyayı yaşamak için vaktinin asla yetmeyeceği düşüncesi hakim
mi sürekli? Hani öyle bir şey ki vaktin var fakat bu vaktin bir gün olmayacağı
belirsizliği seni alıkoyuyor gibi her şeyden. Ne zaman ne yapmak istediğine
dair kararsız kalabiliyorsun sıkça. Bu daracık vaktimde ben ne yapacağım?
Okumam lazım, iş bulmalıyım, evlilik yaşım geçiyor, bir de çocuk geldi eee?
Döngü başa sarıyor: çocuğum okumalı, çocuğumun işi olmalı, çocuğum evlenmeli
derken kaçırdıklarımızın farkında mıyız? Yoksa arkamıza yaslanıp
pişmanlıklarımızı ve keşkelerimizi görmezden mi geliyoruz? Düşünsene: Ayak
basman gereken yüzlerce, binlerce toprak parçası olduğunu hissediyorsun,
ayakların karıncalanıyor heyecanından. Görmen gereken tüm güzelliklerin çoğunu
göremeyeceğinin farkında olduğu için yaşlı gözlerin. Okuman gereken milyonlarca
bilgi, dinlemen gereken yığınca ses... İnsan, bütün bu denklemin içerisinde
nasıl " iyi bir hayat yaşadım. " diyebilir ki? Sürekli kendimizi
kandırıyoruz, sürekli. Bugüne kadar hep güzel insanlarla karşılaştık diyoruz,
daha niceleriyle karşılaşamadık demiyoruz. Mutlu bir hayat yaşadım lafını
fazlaca indirgiyoruz: aslında evet, azla yetinmezsek çoğu bulamayızcı olduk.
Bize, hepsi bir gün geçecek, her şey güzel olacak diyorlar. Bir gün? Meçhul.
Görevimiz: o günü beklemek. Bize buna da şükret diyorlar, bir başka zaman bir
başka şeye. Onu bulamayanlar da var kıymetini bil diyorlar, neden onu da
bulamayan birileri var? Diye soran yok. Sen buldun, onlar bulamadı. Bu
dünyadaki hesaplarımızı erteletiyorlar. Hep havale ediyoruz fakat havalenin
geçmesi gereken yere geçip geçmediğinden bir haber? Yok. Bizden bu dünyalık
sessizlik istiyorlar. Koca bir sus, konuşma, yapma, ayıp, günah, yasak...
Bizden bugünümüzü ertelememizi istiyorlar. Peki yarınlarımız, bir banka
kasasında mı bekletiliyor? İnsan, bu dünyalık yalnızca yaşamalı, bir fakir
kendi yuvasından, dünyasından dışarı tek bir adım atmamalı. Zenginlerin
ayaklarına kapanacağına diyoruz ki evinde beş vakit yere kapan ve bu dünyalık
sus, şükret: öteki dünyada fazlasıyla alacaksın istediklerini, bu dünyada bizim
yakamıza yapışma, ayağımıza dolanma yeter. Evet, bunu demek istiyorlar bize.
Ellerimizi gökyüzüne kaldırarak hayatımızın son gününe kadar elimizde olana ve
de olmayana şükretmemizi. Eğer ki kafamızı kaldıracak olur da sesimizi
çıkartırsak kazara ne fena! Bu yüzden bu Dünya, bir suskunlar gezegenidir.
Denizlerine pislik karışır, deniz susar. Topraklarına kan karışır, toprak
susar. İnsanlarına acı karışır, insan susar. Kaç perdelik bir suskunluk, meçhul.
Ve doğal olarak da perde arası vermeden yerimizden kalkmamız pek hoş
karşılanmasa gerek...
sus
"Sana da bu dünyayı yaşamak için vaktinin asla yetmeyeceği düşüncesi hakim mi sürekli? Hani öyle bir şey ki vaktin var fakat bu vaktin bir gün olmayacağı belirsizliği seni alıkoyuyor gibi her şeyden. Ne zaman ne yapmak istediğine dair kararsız kalabiliyorsun sıkça. Bu daracık vaktimde ben ne yapacağım? Okumam lazım, iş bulmalıyım, evlilik yaşım geçiyor, bir de çocuk geldi eee? Döngü başa sarıyor: çocuğum okumalı, çocuğumun işi olmalı, çocuğum evlenmeli derken kaçırdıklarımızın farkında mıyız? Yoksa arkamıza yaslanıp pişmanlıklarımızı ve keşkelerimizi görmezden mi geliyoruz? Düşünsene: Ayak basman gereken yüzlerce, binlerce toprak parçası olduğunu hissediyorsun, ayakların karıncalanıyor heyecanından. Görmen gereken tüm güzelliklerin çoğunu göremeyeceğinin farkında olduğu için yaşlı gözlerin. Okuman gereken milyonlarca bilgi, dinlemen gereken yığınca ses... İnsan, bütün bu denklemin içerisinde nasıl " iyi bir hayat yaşadım. " diyebilir ki? Sürekli kendimizi kandırıyoruz, sürekli. Bugüne kadar hep güzel insanlarla karşılaştık diyoruz, daha niceleriyle karşılaşamadık demiyoruz. Mutlu bir hayat yaşadım lafını fazlaca indirgiyoruz: aslında evet, azla yetinmezsek çoğu bulamayızcı olduk. Bize, hepsi bir gün geçecek, her şey güzel olacak diyorlar. Bir gün? Meçhul. Görevimiz: o günü beklemek. Bize buna da şükret diyorlar, bir başka zaman bir başka şeye. Onu bulamayanlar da var kıymetini bil diyorlar, neden onu da bulamayan birileri var? Diye soran yok. Sen buldun, onlar bulamadı. Bu dünyadaki hesaplarımızı erteletiyorlar. Hep havale ediyoruz fakat havalenin geçmesi gereken yere geçip geçmediğinden bir haber? Yok. Bizden bu dünyalık sessizlik istiyorlar. Koca bir sus, konuşma, yapma, ayıp, günah, yasak... Bizden bugünümüzü ertelememizi istiyorlar. Peki yarınlarımız, bir banka kasasında mı bekletiliyor? İnsan, bu dünyalık yalnızca yaşamalı, bir fakir kendi yuvasından, dünyasından dışarı tek bir adım atmamalı. Zenginlerin ayaklarına kapanacağına diyoruz ki evinde beş vakit yere kapan ve bu dünyalık sus, şükret: öteki dünyada fazlasıyla alacaksın istediklerini, bu dünyada bizim yakamıza yapışma, ayağımıza dolanma yeter. Evet, bunu demek istiyorlar bize. Ellerimizi gökyüzüne kaldırarak hayatımızın son gününe kadar elimizde olana ve de olmayana şükretmemizi. Eğer ki kafamızı kaldıracak olur da sesimizi çıkartırsak kazara ne fena! Bu yüzden bu Dünya, bir suskunlar gezegenidir. Denizlerine pislik karışır, deniz susar. Topraklarına kan karışır, toprak susar. İnsanlarına acı karışır, insan susar. Kaç perdelik bir suskunluk, meçhul. Ve doğal olarak da perde arası vermeden yerimizden kalkmamız pek hoş karşılanmasa gerek...
27 Ekim 2018 Cumartesi
çürük
çürük
''çürümekte''
kendimi
rahat hissetmek istiyorum artık. kendimi, kendim gibi. üzerimdeki yüklerin
bedenime verdiği zararı görmüyor musun Meryem? benliğimi tarif edemiyorum,
sorsan "çürümüş" derim, bu kadar. yaşadığım şeylerin gerektirdiği
davranışları sergileyemiyorum. benden beklenildiği gibi olamıyorum Meryem. genç
adamsın üstesinden gelirsin diyenlere koca bir has*ktir lan! demek istiyorum.
yüzlerine tükürüklerimi saçarak içten bir şekilde. çürümüş bedenimin kokusunu
kusmak istiyorum, istiyorum ki içten içe yiten bir bedenin dışarıdan görüldüğü
kadar kusursuz olmadığını anlasınlar. bembeyaz bir bulut dahi olsam içimde o
yağmuru taşıdığımı bilsinler. nasıl ki bulut kendisini hava soğuduğu gibi
bırakır gökyüzünden paramparça, benim de hayattan soğuduğumu anlasınlar her bir
tükürüğümde. bir şeylerin düzelebileceğine olan inancımı bana geri vermesinler.
yarınlar istemiyorum. yalnızca sonsuzluk belki. eğer ki dünyaya bir daha adım
atacak olursam bir başkası olarak, eminin ki içimin bu çürümüşlüğünü
hissedeceğim. bu bedeni nerede görsem tanıyacağım Meryem. bu koku, bu sahte
gülüş, bu özensizlik benden başkası olamaz diye bağıracağım. kalbim sürekli
sıkışıyor, bir diyeceği var biliyorum. sanırım yakında öleceğim Meryem. yerin
altına gömülüp yerin üstüne yükseleceğim. başımda insanlar toplanacaklar, hiç
görmediğim insanlar. o vakit çıkıp o toprak yığınından ‘’şimdi mi haberiniz
oldu benden?’’ diye bağıracağım. diğer bütün yitip gidenlerin arkasından
yaptıkları gibi " zaten birkaç aydır halsizdi, bir hal vardı belliydi..."
böyle laflar edecekler biliyorum. bazılarının vicdanları birkaç gece uyku
uyutmayacak, bazılarının umrunda dahi olmayacak. iyi bilirlerdi de zaten.
başıma bir imam dikecekler, yalnızken benimle konuşacak. ona da birkaç lafım
olacak: "kaç para alıyorsun defin başına hocam?" diyeceğim. "iyi
iyi temiz para. bunun daha evde devamı var kırkı var şusu var busu var iyi iş
hocam." sonunda yalnız kalabileceğim Meryem. böyle bir hayatı, girdiği
ahşapta ne kadar yalnız bırakırlarsa o kadar yalnız kalabileceğim. şimdi
gerçekten çürüyebilirim işte.
28 Mayıs 2018 Pazartesi
hak
hak
Eminim ki dünyanın herhangi bir yerinde patlamıştır bu silah.
Bir karanlığın ortasını yarmış geçmiştir ağzından salyalar akıtarak. Ve siyaha
olan muhabbetimi fazlasıyla iştahlandırmıştır.
Siyaha olan düşkünlüğüm dudaklarımda hissetmekten zevk aldığım metalin
soğukluğundan öte bir şey değildir. Çıkartıp da derinlerden tek tek ölümün
karnına yerleştirdiğim her bir mermiyi iki dudağımın arasında götürüp
getirmemdendir siyaha ulaşma hevesim. Siyah, insanın ilk kavgasıdır. Evrene her
zaman siyah hakim olmuştur ve olacaktır. Fakat insanın hak kavgası ölümden
geçer.
Mermi.
Köprünün ayağında gömülü bir çift mermi, mermiler öksüz. Bir
silahta vücut bulmalılar. Tekrar eminim ki bir vücut bulmaları zor değildir
silahlarda. İnsan ölür ve öldürür, bunun sonuncunda öldürülendir de aynı
zamanda. Yani insan ölür, öldürür ve öldürülür. İnsan, günah ile dünyaya gelmiş
bir varlıktır. Daha ilk anda milyonlarca spermin önüne geçerek hak yiyen değil
midir insan? Hak yiyerek dünyaya gelmiş bir varlık elbette hak yemekten
alıkoyacak değil ya kendini. Eminim ki bu silah da hakkını arayan birisi
tarafından ateşlenmişti. Tesadüf şu ki herkes haklı. Haksız olanlar da haklı
fakat silahı elinde olan o an daha haklıydı. Bir yaratıcının önünde son
nefesini harcayarak hak dilenecektir o an haksız durumda olan insan.
Hak.
Hak, işte
bu kadar paylaşılamaz aynı çocukluk anıları gibi. Herkesin evinin önünde
oynadığı oyunları yarıştırması gibi bir siyahlık. İçerisinde beyaz çiçeklerin
polenlerini taşıyan siyah renkli arıların hakimiyet kurduğu bir petek insan
beyni. Kraliçesi de vicdan. Hak, vicdanın yorganı fakat ayağını bu yorgana göre
uzatan insan bulmakta zorluk çekiyor yatak odası takımı satan mağazalar.
Bazıları da hayal satıyorlar, fazlasıyla yapay zekaya bulanmış, üstü pasta
süsleriyle kaplı sahte tebessümlü insanlara. İnsanlarsa al sat yaparak
ellerindeki parayı katlama derdinde. Mermi. İki lafından birisi ölüm olmuş
gezegenin, tek yaşanabilir gezegen olması kadar kara mizah örneği siyah rengi.
Simsiyah bir rengin geceye hakim olması
kadar karizmatik aslında karamsarlık. Bütünüyle terk edilmiş bir bedenin
renksizleşmesi kadar haksızlık milyonlarca renk tonuna. Dünya dışında bir yaşam
alanı aramak, Dünya içinde bir yaşam yeri kurmaktan daha cazipken bazı
beyinlerde, dünyanın derdine düşmüş insanları topraktan koparabilir misin ölüm?
Koparırsın tabi. Sana kim karşı koyabilmiş ki? Tamamen simsiyah bir gece
arıyorsan mezarlıklara uğrayacaksın demiş Azrail. Yolculuk yapacağın yeri
kendin seçeceksin çünkü toprağın altına gömülmeden de gömülürmüş aslında insan.
Zorbalık.
Yaşamı mermiler sona erdirmezler sadece. Mermiler aslında can
kurtarırlar: birinin canını alırlar, birçok kişininkini kurtarırlar ya da tam
tersi. Mermiler de haklı o zaman. Her şey haklı. Peki kim haksız? Bence
fazlasıyla haksız olan Tanrı.
Tanrı.
Neden yeryüzünde milyarlarca insan ölümü
bekliyoruz? Elon Musk’a kim vahiy indirdi? Gerçeği yaşıyor olma ihtimalimizin %1
olma ihtimali yüzde kaç? Ay’a gerçekten ayak basıldı mı? Hitler öldü mü? Pablo
Escobar’ın gömülü hazineleri nerelerde? Küba devrimi aslında ordu sayesinde mi
gerçekleşti? Deli Petro aslında bir Rus çarı değil miydi? Fişkiyeyi kim kırdı?
Sorular da haklı…
6 Nisan 2018 Cuma
yokluk
yokluk
Harflerin yazı, kelimelerin ilkbaharı, cümlelerin sonbaharı
ve bütün bir paragrafın kışı…
Ve insanın tutunma telaşı takvimlere.
Öyle bir telaş ki toprak taneleri kadar kaygan avuç
içlerinde.
Öyle bir telaş ki yorgunluk yükler durur sırtımıza.
Bu telaştan atmak isterim kendimi yeşil bir yokluk bulup da.
Yoklukta bir su bulsam çarparım tek bir hamlede yüzüme.
Çarparım ki nefes alsın tenim, kurtulsun kirinden.
Bu, bütünüyle bir kaçışın öyküsüdür.
Kanımda gezen bir sıcaklık varlığın. Kanıma kan katan,
yüzümün rengini açan bir akış vücudumda. Gözlerim ki yokluğunun kokusuyla
tıkanınca koklar da görürüm gökyüzüne çizdiğimiz yolu. Gökyüzünde bir uçak ve
içinde biz varız ile başlayan bir kaçış tohumu iken bugün dev bir çınar
içimizdeki bu tutku.
Kaçalım.
Durmayalım.
Durursak utancımızdan bakamayalım ardımıza. Öyle bir kaçış olsun
ki bundan sonraki ‘’kalışlara’’ ültimatom içersin her bir adımında. Dünyanız sizin
olsun dercesine, üstümüzdeki pisliği yırtarak koşalım. Düzlükler, yeşillikler,
tepeler bizimdir.
Kendimize bir bildiridir.
Bütün kiri dünyaya atan temizlerden olmayalım. Biz
kirlenelim, toprak bizi bekler. Varsın temizlik, dürüstlük insanlara kalsın. Bu
dünyada gösterebilecekleri az da olsa dürüstlüğe ve iyiliğe ihtiyaçları var. Biz
sıkı sıkıya tuttuğumuz dalları bırakalım usulca. Bu dünyalık bizden bu kadar
olsun, kısmet başka dünyalara diyelim.
Bu bir vazgeçiştir.
Yalandan, samimiyet yoksunluğundan, yarından, dünden…
Ardımızda bir tek ardımız kalır.
Yoksun, yalnız ve kimsesiz bir art. Çekildikçe derinlere
siyaha tutku besleyen. Tutkusunu karanlıktan alan bir art. Kendimizi itinayla
çekip çıkarttığımız şu tek canlık oyunu yukardan izlediğimiz kadardır
harcadığımız emek.
Yokluk.
Bulutların üstüne konumlanmış ruhlar kadar hayali olmayı
yediremediğimiz bu yokluktan, yokluk peşimizi bırakana kadar kaçıyoruz,
kaçacağız. Yokluk birse biz ikiyiz.
İki.
Bir ben’e ve bir sen’e indirgenemeyecek kadar büyük bir
rakam. Yan yana geldiği vakit yeri titreten pamuktan bir yumruk.
İkimiz.
İçindekiler kısmıyla yaratılageldiğimiz şu dünyayı, kaynakça
kısmıyla teslim ediyoruz Tanrı’ya.
Son.
Yokluk bırakmadı peşimizi oysa bir adım daha atsak
kurtaracaktık kendimizi.
22 Şubat 2018 Perşembe
düşüş
düşüş
Çürümüş beynimin işlevsiz kılcalları tek seferde yüzlerce
satır kusan kemik kaplı şu elimi yönetiyorlar. Kırılmış sandalye ayakları
umutsuzca kavuşmaya çalışırlarken gövdelerine, kan rengi göz bebeklerimden tek
tek çıkıp da toplu şekilde hücum eden keskin bakışlarım havayı delerek sonsuz
çizikler atıyorlar son çırpınışlarına ayakların. Hükmüm havada küflü bir
kokuyla yayılırken odaya, çaresizce kapatıyorum beynimin şartellerini. Düşünmek
eylemime sonsuz bir mühür en olaysız dağıtılanından.
Hükmüm geçersiz, aklım yetkin değildir diyorum soranlara.
Bitkisel latifelerle var oluşa karşı tutunuyorum betondan duvarlara.
Bitkisel latifelerle var oluşa karşı tutunuyorum betondan duvarlara.
Gözlerim derinden bir yazma özlemiyle dikiliyorlar kağıt başlarına ve her bir kırpışım onları, bir heceye can veriyor anında. Sonrası sessizlik ve bir kağıdın daha kirlenişi. Oysa tek derdi toprağa tutunmak olan bu kağıt, şimdi üstünde evrenin en sorunlu yaratığının boşalttığı bir nefreti taşıyor ve taşıyacak nesilden nesile. Derin bir nefesin elçisiyken kaplandığı bu çirkin görev nefes darlığı yaratan bir soruna dönüşüyor; düşünmek. Ve ben, her bir satırında dişlerimi sıktığım bu lanetli huyumun yansımasından bir adım dahi uzağa gidemiyorum. Var oluşum ve yok oluşum arasında ellerim kenetleniyor akşamlardan kalma kirli bıçaklarda.
Yaşamaya meyilleniyorum açıkça. Yaşamaya meyilim yazdığım bir cümlenin özü kadar kuvvetli fakat az önce kırılan şu sandalye kadar onursuz değil yarı yolda bırakacak kadar beni. Hayatımı bağladığım pamuktan iplikler, şimdi üstümde bir kazaklar ve sıkıca sarıyorlar hayata beni. Ben, şu halimle, şu kenarları kırılmış koltuktaki umursamaz oturuşumla bugün yokum ve yarınım meçhul. Oysa gençliğimin ilk serzenişlerinde hayatın güzelliği barikatlar kurar yıldırıcı darbeler atardı vücuduma. Hayat güzeldi düşünmeyene ve umursamayana. Hayatın güzelliğini tadan bir insan yeltenebilir miydi tek bir oturuşta sayfalarca kağıdın namusuna leke sürmeye? Nasılsa hayat güzeldi ve yaşamak tek kelimeydi, sayfalara ihtiyaç yoktu.
Yaşamak somut bir oksijen kaynağıyken düşünmek, olası bir
zararlı maddenin keyifle vücuda yayılmasıydı. Olaysızca dağıtılan gösterilerin
ardında bıraktığı cadde kirlilikleriydi düşünmek. İdeolojik olarak hiçlere
oynayan bir beynin en derin silahlarla vurulması kadar anti-demokratikti.
Hayata karşı tek duruşunun öldüğü gün ardında yazılı birkaç sayfadan ibaret
olduğu düşünülünce insanın, yaşamında suçlanmak ne kadar acı ve mantık
aranmayasıcaydı. Bu ki insanlık için büyük bir düşüştü.
12 Ocak 2018 Cuma
adem
adem
... Adem, köyün kahvesine babasının yanına gitmişti. Kahvede babasının
yanında oturmuş oralet içerken, masadaki gazetelere odaklandı. Sigara
dumanından ve anlam veremediği sohbetten uzaklaşmak için bir eliyle oraleti aldı
diğer eliyle de masadaki gazeteleri. Dışarı çıkan Adem, kahvenin sol
çaprazındaki yokuşa doğru yürüdü ve oradaki üstü kapalı alanda sandalyeye
oturdu. Önünde uçsuz bucaksız bir vadi görüyordu. Hayatı hep engebeli yerlerde
geçtiğinden düzlük nedir bilmezdi. Ancak yazları hayvancılık yaptıkları sırada
düzlük görürdü, uzağa baksa da düz kalabilen düzlükler. Geri kalan hayatı
dağlık ve engebeliydi. Gözünü soğuğun her bir kayasına itinayla işlediği uçsuz
vadiye dikti. Dün gece yine ağlamıştı. Ağlamak istemese de sonuçta bir
Ademoğlu’ydu; ağlardı. Gazetelere döndü, hafiften üşüse de o soğuk ona, anlık
bir zevk vermişti. Yanaklarının kızarması ve onun bu kızarıklığı artık
hissetmemesi. Burnunun akması fakat onun umrunda dahi olmaması büyük bir
özgürlüktü ve bu özgürlük ona inanılmaz iyi geliyordu. Çok yaygın birkaç gazetenin
geldiği kahvede, kendi sevebileceği bir şey olmamasına rağmen denk geldikçe
resimlere bakmak, bir şeyler okumak için alır okurdu gazeteleri. Adem, özgürlüğüne
düşkün bir çocuktu. Sıkıldı mı bir şeyden, yapmak istemezse bir şeyi atardı kendisini
şu vadinin tepesine. Atardı ki elinde birkaç gazete, bir çay bardağı dolusu
sıcak oralet, uzaklara dalar yanaklarını kızarıncaya kadar uzaklara bakardı. Artık
kızarıklığı umursamayacak duruma geldiğinde de gazetelere dönerdi. Resimler
görmek, sıcaklık görmek, güneş görmek isterdi. Kahveye birkaç metre uzakta,
vadiyi olabildiğince geniş bir açıyla görebileceği bu yere yaşlılar ancak yazın
oturabilirlerdi. Adem ise kalan 9 ayı olabildiğince burada geçirmeye özellikle
dikkat ederdi. Kahveden alırdı sıcacık çayını, oraletini bazen de sadece sıcak
suyunu, küçücük boyuyla yürür geçerdi sandalyesine. Hayatı kayalardan,
dağlardan, soğuktan ibaretti. Burnu donsa dönüp de gık etmezdi evde. Hasta
olmayı boynunun borcu bilirdi ki bir süre sonra olmazdı bile. Belki yarım saat
bile oturmazdı orada. Babası, '' Adeem! Geçsene içeriye ananla kavga
ettireceksin yine beni.'' diye bağırdı mı hızlıca toplardı gazeteleri, silerdi
burnunu adeta Süpermen gökyüzünde uçuyor gibi. Geçerdi içeriye. Özgürlüğüne bir
yere kadar düşkün bir çocuktu Adem ve kurtulacaktı bir gün kesinlikle. En derin
vadileri gördüğü, en yüksek dağları seyrettiği bu yerden, en yeşil ovalara en
mavi denizlere gidecekti. Özgürlüğüne belki de düşkün değildi Adem. Zaten
yalnızdı. Arkadaşı da yoktu. Yalnız bir insan doğal olarak özgür sayılabilirdi.
Özgürlüğüne hiç düşkün değildi Adem. Kurtulacağı günü değil de kurtarılacağı
günü bekliyordu. Beklemeyi severdi Adem. Güneşi, sıcağı, biraz da olsa
gökyüzünü görmeyi. Özgürlük nedir bilmezdi bile Adem. Bir kabanı, kalın bir
atkısı, daha da kalın bir şapkayla bir çift eldiveni vardı. Her yer onundu.
Özgürlüğün içine doğmuştu Adem...''
29 Kasım 2017 Çarşamba
AZ-RAIL
AZ-RAIL
En son bu köprüye geldiğimde hayata daha bir yakın, ölüme bir
o kadar uzaktım. Bütün dünya dertlerine inat şimdi derin bir nefes çekiyorum
tek tük geçen arabaların sesleri kulaklarımda. Yere o kadar sağlam basıyorum ki
inanın Azrail dahi kıskanır kararlılığımı. Ölümü kabullenememek, Azrail’e
saatlerce yalvarmak, af dilemek… Bunlara alışkın tabii kendisi. Bense kendi
ayaklarımla gidiyorum O’na. Soğuk bir hava ve erken bir saat seçtim ki böleyim
Azrail’in Pazar keyfini.
24 Kasım 2017 Cuma
DERİN
‘’Ölürsem bir gün
ansız, hiç beklemiyorduk demeyin. Bekler insan ölümü evveli kendinden.
Hisseder vücudunun yorgunluğunu. Sessizce çekilir kendisine gölgelerde, yavaşça ölümü kabullenirken.’’
Hisseder vücudunun yorgunluğunu. Sessizce çekilir kendisine gölgelerde, yavaşça ölümü kabullenirken.’’
DERİN
‘’Derin, gözlerim açılmıyor
karanlıktan. Karanlık ki gömülmüş bedenim ıslak topraklara. O denli bir
karanlık ki tenimin soğuğu daha aydınlık Derin. Düşerim korkusuyla hareket de
edemiyorum ve burası çok dar. Hiç rahat da değil öyle. Ben yüzüstü yatmayı
severdim kendimi bildim bileli. Burada kendini bile şaşırıyorsun Derin. Elimi
yastığın altına koyarak dirseklerimi yaya yaya uyumayı, ayaklarımı yorganın
dışında bırakıp üşüyerek uyanmayı severdim.
20 Kasım 2017 Pazartesi
TEMİZ
TEMİZ
‘’Elinden geleni yapmak yetiyor mu sence de tek başına?
Kurtulabiliyor mu insan çektiği sıkıntılardan, her şeyi denese de? Sanmıyorum.
Bütün hayatım çabalayarak geçti, bir şeyleri başarmaya çalışarak. Sonra
birileri çıktı ve dedi ki, endişelenme, sen elinden geleni yaptın. Tekrar
soruyorum, yetiyor mu cidden? Milyonlarcası da ellerinden geleni yapmamışlar
mıydı? Milyonlarcası da istememişler miydi başarmayı, iyi bir hayat yaşamayı?
Bilemiyorum. Bütün yollar gri, soğuk toprak, zift rengi gökyüzü ve bunca şeye
rağmen yemyeşil tutmamız beklenen hayallerimiz.
Hayallerimiz ve biz, sallanıyoruz istemsiz.
Çekersen maviliğini gökyüzünden, renksiz kalacaktır bu deniz.
Hayallerimiz ve biz, sallanıyoruz istemsiz.
Çekersen maviliğini gökyüzünden, renksiz kalacaktır bu deniz.
18 Kasım 2017 Cumartesi
IŞIK
IŞIK
‘’Huysuz olmak
istemezdim ben. Önce sevdiğim kadın sırtını döndü bana, sonra da içimdeki çocuk
bıraktı gitti beni.’’
‘’Gökyüzünün bir anlamı vardı önceden Nejla. Hava kapandı mı
üzülürdük, yağmur yağıp da açıldı mı gökyüzü nasıl sevinirdik. Sanki yeniden
dünyaya gelmiş gibisine, yerdeki küçük su birikintilerine basa basa ezerdik
inadına asfaltları. Çim bitmesi gereken yerde işi olmayan o taş yığınını
döverdik altı ışıklı spor ayakkabılarımızla.’’
‘’Nejla değil Necla Faruk. Çık artık gelecek kadınlar diyorum.’’
‘’Deli miyim ben Necla?’’
‘’Of Faruk! Sabahtır aynı şeyler, git dolaş dışarıda. Hava
kapatmayıversin hemen başlıyorsun aynı şeylere bendeki kafa be adam kafa!’’
‘’Deliyim galiba Necla. Başka bir açıklaması yok
yaptıklarımın o zaman. Deli olmasam sevmezdim seni çeyrek asır önce. Deli
olmasam vermezdim her şeyimi, ezdirmezdim kendimi. Sabahın 7’sinde kalkıp
gömlek, süveter, ceket giyip kravat takan bir adamım. Bakkaldaki çırağın
korkulu rüyasıyım her sabah. Gazeteyi marketten al diyor o da bana. Çok konuşuyormuşum
Necla. Cemil desen artık göremiyorum onu da. Sahi, yemeğe çağırmıştım en son. O
gece saat on’a kadar da beklemiştim oysa sonra uyuyakalmışım. Sağ olasın sen de
örtmemişsin üstümü, üşüyerek uyandım sabahına. Sonra da görmedim Cemili. Hava da
açtı hem Necla, bak ne diyorum. Kalk hadi sahile inelim ya da ne istiyorsan onu
yapalım hadi.’’
‘’Kadınlar gelecek Faruk günüm var diyorum bir haftadır,
dinlemiyorsun ki bir kere olsun. Hadi sen de yavaştan çık toplaşırlar
yavaştan.’’
‘’Dışarısı soğuk gibi ama boşver inmeyelim sahile. Akşama
meyhaneye gidelim seninle. Eski cumalarda olduğu gibi. Cuma akşamları kravatını
gevşeten meyhanede alırdı soluğu. Mesai çıkışından dükkan kapanışına kadar bir devlet
dairesi gibiydi meyhane. Ayırttırıyorum yeri bak şimdi çıkıp.’’
‘’Tamam, Faruk. Yeter ki bir çık gez gel hadi.’’
‘’Şu merdivenleri de bir yıkamazsın kadın. Eve kadınlar
gelecek diye içerisini didik didik eder temizlersin şu merdivenler en son su
yüzü gördüğünde çatıdan su sızıyordu.’’
‘’Faruuuuk! Çığlık atacağım vallahi.’’
‘’Faruuuuk! Çığlık atacağım vallahi.’’
‘’Tamam, tamam sustuk.’’
Belki de bir daha dönmemek üzere evden çıkmıştı...
.
.
.
.
.
‘’Bazı şeyler geçmişte
kalmalıdır, ışıklı spor ayakkabılar gibi.’’
15 Kasım 2017 Çarşamba
Tam Bağımsız Kalpler Birliği (TBKB) ( Renovated)
Tam Bağımsız Kalpler Birliği (TBKB )
08.10.2016
08.10.2016
Başlığın garip ve anlamsız göründüğünün farkındayım. Bu
başlıkla amaçladığım şey ise çok basit; açık açık soruyorum şimdi sizlere, aşık
olmak için illa sevmek mi gerekir?
Bugünlerde kafamı kurcalayan şeylerin başını çekiyor bu karmaşık ilişki durumları. Hatta başını çekmekten öte, kerata tüm dertlerimi eze eze en başa çıkarmayı biliyor kendisini. Bu konuda biraz insafsız sanırım. En başa çıktığı için amaçladığı şeyi de başarıyor bu yolla; kendini bir numaralı gündem maddesi konumunda tutmak...
Tabii, bunu her zaman yapmıyor. En hazırlıksız ve her şeye açık olduğumuz zamanlarda yapıyor; bazen uyumak için bakındığımız tavanda beliriyor, bazense duyduğumuz bir şarkıyla şaşkına dönen vücudunuzun bu durumundan faydalanarak bünyeye sızıyor. İşte burada benim kafama takılan soru devreye giriyor. Bir insan evladını gördüm ve o an ona karşı müthiş bir duygu yoğunluğu hissettim diyelim, buraya kadar açıklanabilir ve gayet normal ilerliyoruz. Hissi nedenlerimiz küçük bir tebessüm, kaş, göz vb. fiziki ögeler olabileceği gibi içsel şeyler de olabilir. Bu yoğunluktan sonraki aşama, o ilk yakaladığımız duygu patlamasının peşinden koşmamız. Onu bir daha görme isteği ya da onu sürekli görme isteği... Belimin artık sola doğru kamp kurmasına rağmen bir kere bile olsa onunla göz göze kalabilme ihtimali... Bir yerde otururken manzaramızı onu gören yerlerden seçme durumu... Bunlar hep o ilk duygu patlamasının- ''ilk olan en güzelidir'' deki- tekrar yaşama isteğinden kaynaklı gelişen durumlar. İnsanı aşık eden kısım da burası zaten. İlk anda yaşadığımız o duyguyu bir daha yaşamak için karşıdaki kişiye yakınlaşma, bir nevi insanın kendini tatmini. Hani bu, ders çalışmak için heveslendiğinizde ilk olarak odanızı toplamanız, kendinize layık bir çalışma ortamı hazırlamanız gibi bir şey. Toparlarken gayet motive ve çalışma isteğiyle yanarken bu toparlanmanın ardından kendinizi birden bitkin, üşengeç ve işe yaramaz hissetmeniz gibi. Yani bende böyle. O ilk anki motivasyonum ve isteğim nedense bir süre sonra kayboluyor ve sevmeden aşk yaşıyor gibi hissediyorum kendimi. Kalbime sorsam ''aşıksın işte lan!'' derken, beynim çok bilmiş bir şekilde ''ne işin var senin böyle şeylerle'' diye öne atılıyor. Ama bu konuda kabul gören organ kalp olduğu için bu sefer de içimde adeta bir ''derin devlet'' yapılanması hissediyorum. Kalbi tasfiye eden beyin hücreleri, bu aşkı vücudumdan temizlemek için çaba sarf ediyorlar. Bense bu durumdan habersiz, günde iki doz olarak aldığım bunalım hapının etkisinde garip düşüncelere dalıyorum. Beyin hücrelerim, bana sürekli kalbi kötüleyen sözler söyleyerek ona karşı olan güvenimi sarsmaya ve onu dinlememem konusunda bilgilendirmeye çalışıyorlar. Ben de mecburen inanıyorum beyin bu boru mu?...
Aradan uzunca bir zaman geçiyor ve beni artık çoğunlukla ele geçirmiş durumda olan beynim, son kalem olan benliğime ansızın bir girişimde bulunarak bütün yönetimime el koymaya çalışıyor. İşte bu aşamada, asil duyguların hoşgörülü organı tüm bu girişimi bozarak püskürtüyor. Daha sonrasında da beyin hücrelerimi mülakatla seçmem gerektiği konusunda bana tavsiyede bulunuyor. Ben de ona bu noktada beni affetmesini, beynim tarafından kandırıldığımı söylüyorum ve arayı biraz düzeltiyorum. Artık benliğime kalbim hükmediyor. İşte bu noktada aşk ve sevgi kelimesi benim için bir bütün teşkil eder hal alıyor ve nihayet bu karmaşanın içinden çıkabiliyorum. Bir geyik felsefesinin temelini oluşturan ''kalbini dinle'' öğretisi yolunda kendimi bir fedai olarak atıyorum. Beyin hücrelerimi çekinmeden infaz ediyor ve kendimi kalbin ellerine bırakıyorum...
Bu noktada işte seven insanın neden düşünemediğini anlıyorum. Seven insan mantıklı düşünemezin anlamsızlığı,benim için ortadan kalkıyor.
Kalp hükmederken insanın benliğine, beyne laf düşmüyor. İşte insan bu sebepledir ki; ''aşk'' adı altında gözü kara, umursamaz ve adanmış davranıyor, düşünmeden davranıyor.
Aşık olmak için illa sevmek değil, bağımsız bir kalp gerekiyor.
Severken mantıklı davranmak için ise...
boş verin.
TBKB
TAM BAĞIMSIZ KALPLER BİRLİĞİ...
Bugünlerde kafamı kurcalayan şeylerin başını çekiyor bu karmaşık ilişki durumları. Hatta başını çekmekten öte, kerata tüm dertlerimi eze eze en başa çıkarmayı biliyor kendisini. Bu konuda biraz insafsız sanırım. En başa çıktığı için amaçladığı şeyi de başarıyor bu yolla; kendini bir numaralı gündem maddesi konumunda tutmak...
Tabii, bunu her zaman yapmıyor. En hazırlıksız ve her şeye açık olduğumuz zamanlarda yapıyor; bazen uyumak için bakındığımız tavanda beliriyor, bazense duyduğumuz bir şarkıyla şaşkına dönen vücudunuzun bu durumundan faydalanarak bünyeye sızıyor. İşte burada benim kafama takılan soru devreye giriyor. Bir insan evladını gördüm ve o an ona karşı müthiş bir duygu yoğunluğu hissettim diyelim, buraya kadar açıklanabilir ve gayet normal ilerliyoruz. Hissi nedenlerimiz küçük bir tebessüm, kaş, göz vb. fiziki ögeler olabileceği gibi içsel şeyler de olabilir. Bu yoğunluktan sonraki aşama, o ilk yakaladığımız duygu patlamasının peşinden koşmamız. Onu bir daha görme isteği ya da onu sürekli görme isteği... Belimin artık sola doğru kamp kurmasına rağmen bir kere bile olsa onunla göz göze kalabilme ihtimali... Bir yerde otururken manzaramızı onu gören yerlerden seçme durumu... Bunlar hep o ilk duygu patlamasının- ''ilk olan en güzelidir'' deki- tekrar yaşama isteğinden kaynaklı gelişen durumlar. İnsanı aşık eden kısım da burası zaten. İlk anda yaşadığımız o duyguyu bir daha yaşamak için karşıdaki kişiye yakınlaşma, bir nevi insanın kendini tatmini. Hani bu, ders çalışmak için heveslendiğinizde ilk olarak odanızı toplamanız, kendinize layık bir çalışma ortamı hazırlamanız gibi bir şey. Toparlarken gayet motive ve çalışma isteğiyle yanarken bu toparlanmanın ardından kendinizi birden bitkin, üşengeç ve işe yaramaz hissetmeniz gibi. Yani bende böyle. O ilk anki motivasyonum ve isteğim nedense bir süre sonra kayboluyor ve sevmeden aşk yaşıyor gibi hissediyorum kendimi. Kalbime sorsam ''aşıksın işte lan!'' derken, beynim çok bilmiş bir şekilde ''ne işin var senin böyle şeylerle'' diye öne atılıyor. Ama bu konuda kabul gören organ kalp olduğu için bu sefer de içimde adeta bir ''derin devlet'' yapılanması hissediyorum. Kalbi tasfiye eden beyin hücreleri, bu aşkı vücudumdan temizlemek için çaba sarf ediyorlar. Bense bu durumdan habersiz, günde iki doz olarak aldığım bunalım hapının etkisinde garip düşüncelere dalıyorum. Beyin hücrelerim, bana sürekli kalbi kötüleyen sözler söyleyerek ona karşı olan güvenimi sarsmaya ve onu dinlememem konusunda bilgilendirmeye çalışıyorlar. Ben de mecburen inanıyorum beyin bu boru mu?...
Aradan uzunca bir zaman geçiyor ve beni artık çoğunlukla ele geçirmiş durumda olan beynim, son kalem olan benliğime ansızın bir girişimde bulunarak bütün yönetimime el koymaya çalışıyor. İşte bu aşamada, asil duyguların hoşgörülü organı tüm bu girişimi bozarak püskürtüyor. Daha sonrasında da beyin hücrelerimi mülakatla seçmem gerektiği konusunda bana tavsiyede bulunuyor. Ben de ona bu noktada beni affetmesini, beynim tarafından kandırıldığımı söylüyorum ve arayı biraz düzeltiyorum. Artık benliğime kalbim hükmediyor. İşte bu noktada aşk ve sevgi kelimesi benim için bir bütün teşkil eder hal alıyor ve nihayet bu karmaşanın içinden çıkabiliyorum. Bir geyik felsefesinin temelini oluşturan ''kalbini dinle'' öğretisi yolunda kendimi bir fedai olarak atıyorum. Beyin hücrelerimi çekinmeden infaz ediyor ve kendimi kalbin ellerine bırakıyorum...
Bu noktada işte seven insanın neden düşünemediğini anlıyorum. Seven insan mantıklı düşünemezin anlamsızlığı,benim için ortadan kalkıyor.
Kalp hükmederken insanın benliğine, beyne laf düşmüyor. İşte insan bu sebepledir ki; ''aşk'' adı altında gözü kara, umursamaz ve adanmış davranıyor, düşünmeden davranıyor.
Aşık olmak için illa sevmek değil, bağımsız bir kalp gerekiyor.
Severken mantıklı davranmak için ise...
boş verin.
TBKB
TAM BAĞIMSIZ KALPLER BİRLİĞİ...
11 Kasım 2017 Cumartesi
KOKU
KOKU
‘’Koş!’’
Koşamıyordu. Ayağına takılan dikenli bir dal, bileğine kadar
yarmıştı ayağını. Arkadan gelenler hiç bakmadan yanından geçip gidiyorlardı.
Bir tek Raşit, Raşit sesleniyordu, bağırıyordu ona.
‘’Kooooş!’’
Raşit, tepeyi aşmak üzereydi. İhsan’ın bağrışını duyduğunda ancak
bakmıştı arkasına. İhsan’ı bırakmak istemezdi. Yüzlerce insanın, İhsan’ın
üstüne basa basa kaçmaya devam ettiklerini gördükçe dayanamadı. Tepeden geriye
doğru koşmaya başladı.
‘’İhsan, geliyorum!’’
İhsan, Raşit’e gelme diye bağırıyordu. Kabullenmişti geride
kalmayı, bırakılmayı. Bir kişinin daha onunla birlikte geride kalmasını
istemiyordu. Hele o kişinin Raşit olmasını, hiç istemiyordu. Raşit, bütün
gücüyle yokuştan aşağıya doğru koşmaya çalışıyordu fakat o kadar kalabalıktı ki
birilerine çarpmadan ilerlemesi imkansızdı. Tam o sırada yüzünde bir sıcaklık
hissetti, durdu. Etraf kırmızıya bürünmeye başlamıştı, bir dalın yüzünü
kesebileceğini düşündü anlık. Yanaklarına doğru kayan bir kırmızılık hissetti.
Sonrasında alnına götürdü parmaklarını, parmakları laciverde boyandı.
‘’Babam uyanıyooor! Aslı, kaaaç yakalanmayalım.’’
‘’Çocuklaaaar, rahat bırakın babanızı uyusun.’’
Aslı’yla İrem, babalarının yüzünü pastel boyalarıyla
boyuyorlardı. Bir Pazar kahvaltısı öncesi onlara göre kesinlikle böyle
olmalıydı.
Raşit uyandı. Kızları kovalayarak onlarla oyun oynuyordu.
Eşiyse mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu. O sırada Raşit’in telefonu çaldı.
Arayan İhsan’dı.
‘’Müsait misin?’’
‘’Bir dakika bekle, kızlar var banyoya geçeyim.’’
‘’Raşit, dün gece hakkında konuşmamız lazım.’’
‘’O konuyu açmaman gerektiğini sana özellikle söyledim
İhsan.’’
‘’Ben yapamıyorum. Aklımdan çıkmıyor.’’
‘’Telefonda konuşmayalım. Yanına geleceğim öğleden sonra,
kimseyle konuşma ben gelene kadar.’’
‘’Tamam ama acele et.’’
Banyodan çıkan Raşit, eşinin yanına giderek ona kahvaltıdan
sonra dışarıda biraz işi olduğunu söyledi. Ailecek yaptıkları planı, haftaya
ertelemeleri gerektiğini söyledi. Eşi duruma üzülse de kötü bir şey olup
olmadığını sordu Raşit’e.
Raşit,
‘’Bir sıkıntı yok hayatım. İhsan’la iş hakkında konuşmamız
gerek yarın önemli bir görüşmemiz çıkmış, birkaç düzenleme yapmamız lazım.’’
Diyerek, durumu karısına açıkladı.
Kahvaltının ardından evden çıkan Raşit, İhsan’ın evine doğru
yürümeye başladı. Evleri yakın sayılırdı. Yürüyerek on on beş dakikada
gidilebiliyordu. Sakin tavırlarla yoluna devam eden Raşit, apartmana gelince
İhsan’ın ziline bastı. Kapı açıldı ve Raşit, asansöre bindi. İhsan 12.katta
oturuyordu. 12.kata gelince asansörden inen Raşit, 48 numaralı dairenin ziline
bastı.
İhsan kapıyı açtı ve
‘’Nerede kaldın, kaç saat oldu!’’
Stresli bir şekilde Raşit’ten hesap soruyordu. Raşit,
ayakkabılarını çıkartıp içeri girdiğinde bir koku hissetti. İçerisi ağır
şekilde ter kokuyordu. İhsan, kapıyı kapattı. Raşit birkaç adım daha attı.
Salonun girişinde yerde duran siyah tişörte gözü takıldı. Sesli bir şekilde,
‘’ Haaa siktir!’’
.
.
.
‘’Bazı şeyler havada kalmalı, Koku gibi.’’
7 Kasım 2017 Salı
Şüphe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
yeni bir başlangıç
2014 yılından itibaren yazmaya başladığım bu blogumu, yeni bir başlangıç için emekliye ayırıyorum. İlk yıllardan itibaren daha profesyonel d...
-
plüton Yalnızca güzel şarkılarla aydınlanır gezegenim. Ben, tek başıma şu evreni kaplayan bir gezegenim. Güzel bir şarkı daha dinley...
-
çürük ''çürümekte'' kendimi rahat hissetmek istiyorum artık. kendimi, kendim gibi. üzerimdeki yüklerin bedeni...
-
kaynak sus "Sana da bu dünyayı yaşamak için vaktinin asla yetmeyeceği düşüncesi hakim mi sürekli? Hani öyle bir şey ki va...













