Arama İzni Çıkartıldı

edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2020 Perşembe

çağ bozumu

- çağ bozumu - 




Bir toplum inşaası zihnimizde. Yıkılmaz görünür duvarlara papatyalar fırlatmak belki ardı ardına. Bulutlar kazımak tırnaklarımızla ve bu şekilde ulaşmak ulaşılmaz görünen gökyüzüne. Çünkü bizim içimizde o eskinin küfü, o yıkılmaz olanın külleri, bin yıllık ağaçların uğultusu bir an durulmaz. Bizim yerimiz kalabalıkların dövdüğü taş madenleri, bizim yerimiz çıplak ayaklarla patikalar çizilen tepeliklerin ardıdır. Hani ne vakittir ellerimizin içinde bir sıcaklık ki hissedemez olmuşuz, hani ne vakittir avcumuzun içinde kurak mevsimler hüküm sürer. İşte biz o vakitler kale kuşatmalarında mancılıklar kuran eller, işte biz o vakit şehir kapılarını döven o sert, o kaba, o nasırlı eller. İşte uzaktan izlediğimiz toplumun göğsünde yumuşattığı nefret, özgürlük çağlayan nehirlerle doyurmamız susamış gölgeleri. Kalabalıklar demek yumruklarımızla delmek kadar sarsıcıdır gökyüzünü. Dil uzatılamaz ne varsa ellerimizle çekip çıkartmak kör kafeslerinden. Sırtımızı verdiğimiz bedenlerin gücüyle tırmanan inanç, dizleri yere vurduğu anda mahşerin efendisi kimmiş sergileyen o cemaat, yalnızlık nedir ve nasıl yaşanır bunu topluma kanıtlayan o asırlık çınar. Bütün bunlar zihnimizde bir toplum üretme derdimizdendir. Biz ne ütopya sergileri sermişiz modern toplumlarda, öyle ütopyalar ki kırk katlı binaların boydan cam kaplı mekanlarında şehrin gri nefesi üzerine sergilenen. Coğrafyanın yüklediği kaderi sırtında taşıyan da bunu sırtından atan da şehrin o sokağında, o birbirine kenetlenmiş kilit taşlarının arasına sızabilmiştir. İşte o insanlar ki bu sergilerden nefes nefese uzaklaşan, işte o insanlar kırk katlar dinlemeden yeryüzüne kavuşmak için kendilerini gökyüzünün kollarına bırakanlar. İşte o insanlar ki rüzgarla sevişenler. İşte biz, dimdik burada asırlardır, bütün kirimiz ve kinimizle. Bu çağın nefretinden arınmış sular bulsak bunu kuşlara cennet kılacak olan biz, insanlara sunulmuş suların saflığı peşinde endişeli. Yerle yeksan olmuş şehirlerin kalıntılarında hangimiz Rönesans tabloları arıyor oluruz, telaşına düştüğümüz şey ne olabilir can ve can’ımızdan başka. Suskunluk, kana kana içtiğimiz o baygınlık veren içki. İçtikçe kapılıp gittiğimiz o derin kuyularda kim ola ki bize bir ip uzatmıştır: kafamızı kaldırıp da şüphe duyuyor olmamızı bugün hangi insan, hangi toplum, hangi medeniyet garipseyebilir? Çalınan bir şey bizden gözlerimizi dikmek yıldızlara, çalınan bir şey bizden masum olan ne varsa. Ne vakit bir şehre protokol seyri gerçekleşeceği vakit değil, her vakit çiçekler dikilecektir ne vakit protokol dışında kalanların üstüne de şemsiyeler gerinecektir o vakit bir toplum çizebiliriz bileklerimizden sızan kahverengi kanımızla. Evet, nefesimizi içimize doldururken bizler yine gururlu bizlerin göğsü yine önde ve bizler yine dimdik. Seyrederken doyumsuz ne varsa yeryüzünde onların sırtları kambur, onların sırtları bükük. İşte biz böyle devirlerde önümüze boş sayfalar açıp da ilk cümlesine özgürlük diye başlayabilenlerdeniz. Özgür kalacak ruhumuz ve daima kendimiz.


13 Kasım 2018 Salı

sus


kaynak 


sus


"Sana da bu dünyayı yaşamak için vaktinin asla yetmeyeceği düşüncesi hakim mi sürekli? Hani öyle bir şey ki vaktin var fakat bu vaktin bir gün olmayacağı belirsizliği seni alıkoyuyor gibi her şeyden. Ne zaman ne yapmak istediğine dair kararsız kalabiliyorsun sıkça. Bu daracık vaktimde ben ne yapacağım? Okumam lazım, iş bulmalıyım, evlilik yaşım geçiyor, bir de çocuk geldi eee? Döngü başa sarıyor: çocuğum okumalı, çocuğumun işi olmalı, çocuğum evlenmeli derken kaçırdıklarımızın farkında mıyız? Yoksa arkamıza yaslanıp pişmanlıklarımızı ve keşkelerimizi görmezden mi geliyoruz? Düşünsene: Ayak basman gereken yüzlerce, binlerce toprak parçası olduğunu hissediyorsun, ayakların karıncalanıyor heyecanından. Görmen gereken tüm güzelliklerin çoğunu göremeyeceğinin farkında olduğu için yaşlı gözlerin. Okuman gereken milyonlarca bilgi, dinlemen gereken yığınca ses... İnsan, bütün bu denklemin içerisinde nasıl " iyi bir hayat yaşadım. " diyebilir ki? Sürekli kendimizi kandırıyoruz, sürekli. Bugüne kadar hep güzel insanlarla karşılaştık diyoruz, daha niceleriyle karşılaşamadık demiyoruz. Mutlu bir hayat yaşadım lafını fazlaca indirgiyoruz: aslında evet, azla yetinmezsek çoğu bulamayızcı olduk. Bize, hepsi bir gün geçecek, her şey güzel olacak diyorlar. Bir gün? Meçhul. Görevimiz: o günü beklemek. Bize buna da şükret diyorlar, bir başka zaman bir başka şeye. Onu bulamayanlar da var kıymetini bil diyorlar, neden onu da bulamayan birileri var? Diye soran yok. Sen buldun, onlar bulamadı. Bu dünyadaki hesaplarımızı erteletiyorlar. Hep havale ediyoruz fakat havalenin geçmesi gereken yere geçip geçmediğinden bir haber? Yok. Bizden bu dünyalık sessizlik istiyorlar. Koca bir sus, konuşma, yapma, ayıp, günah, yasak... Bizden bugünümüzü ertelememizi istiyorlar. Peki yarınlarımız, bir banka kasasında mı bekletiliyor? İnsan, bu dünyalık yalnızca yaşamalı, bir fakir kendi yuvasından, dünyasından dışarı tek bir adım atmamalı. Zenginlerin ayaklarına kapanacağına diyoruz ki evinde beş vakit yere kapan ve bu dünyalık sus, şükret: öteki dünyada fazlasıyla alacaksın istediklerini, bu dünyada bizim yakamıza yapışma, ayağımıza dolanma yeter. Evet, bunu demek istiyorlar bize. Ellerimizi gökyüzüne kaldırarak hayatımızın son gününe kadar elimizde olana ve de olmayana şükretmemizi. Eğer ki kafamızı kaldıracak olur da sesimizi çıkartırsak kazara ne fena! Bu yüzden bu Dünya, bir suskunlar gezegenidir. Denizlerine pislik karışır, deniz susar. Topraklarına kan karışır, toprak susar. İnsanlarına acı karışır, insan susar. Kaç perdelik bir suskunluk, meçhul. Ve doğal olarak da perde arası vermeden yerimizden kalkmamız pek hoş karşılanmasa gerek...


27 Ekim 2018 Cumartesi

çürük


çürük

''çürümekte''



kendimi rahat hissetmek istiyorum artık. kendimi, kendim gibi. üzerimdeki yüklerin bedenime verdiği zararı görmüyor musun Meryem? benliğimi tarif edemiyorum, sorsan "çürümüş" derim, bu kadar. yaşadığım şeylerin gerektirdiği davranışları sergileyemiyorum. benden beklenildiği gibi olamıyorum Meryem. genç adamsın üstesinden gelirsin diyenlere koca bir has*ktir lan! demek istiyorum. yüzlerine tükürüklerimi saçarak içten bir şekilde. çürümüş bedenimin kokusunu kusmak istiyorum, istiyorum ki içten içe yiten bir bedenin dışarıdan görüldüğü kadar kusursuz olmadığını anlasınlar. bembeyaz bir bulut dahi olsam içimde o yağmuru taşıdığımı bilsinler. nasıl ki bulut kendisini hava soğuduğu gibi bırakır gökyüzünden paramparça, benim de hayattan soğuduğumu anlasınlar her bir tükürüğümde. bir şeylerin düzelebileceğine olan inancımı bana geri vermesinler. yarınlar istemiyorum. yalnızca sonsuzluk belki. eğer ki dünyaya bir daha adım atacak olursam bir başkası olarak, eminin ki içimin bu çürümüşlüğünü hissedeceğim. bu bedeni nerede görsem tanıyacağım Meryem. bu koku, bu sahte gülüş, bu özensizlik benden başkası olamaz diye bağıracağım. kalbim sürekli sıkışıyor, bir diyeceği var biliyorum. sanırım yakında öleceğim Meryem. yerin altına gömülüp yerin üstüne yükseleceğim. başımda insanlar toplanacaklar, hiç görmediğim insanlar. o vakit çıkıp o toprak yığınından ‘’şimdi mi haberiniz oldu benden?’’ diye bağıracağım. diğer bütün yitip gidenlerin arkasından yaptıkları gibi " zaten birkaç aydır halsizdi, bir hal vardı belliydi..." böyle laflar edecekler biliyorum. bazılarının vicdanları birkaç gece uyku uyutmayacak, bazılarının umrunda dahi olmayacak. iyi bilirlerdi de zaten. başıma bir imam dikecekler, yalnızken benimle konuşacak. ona da birkaç lafım olacak: "kaç para alıyorsun defin başına hocam?" diyeceğim. "iyi iyi temiz para. bunun daha evde devamı var kırkı var şusu var busu var iyi iş hocam." sonunda yalnız kalabileceğim Meryem. böyle bir hayatı, girdiği ahşapta ne kadar yalnız bırakırlarsa o kadar yalnız kalabileceğim. şimdi gerçekten çürüyebilirim işte.



28 Mayıs 2018 Pazartesi

hak


hak

Eminim ki dünyanın herhangi bir yerinde patlamıştır bu silah. Bir karanlığın ortasını yarmış geçmiştir ağzından salyalar akıtarak. Ve siyaha olan muhabbetimi fazlasıyla iştahlandırmıştır.  Siyaha olan düşkünlüğüm dudaklarımda hissetmekten zevk aldığım metalin soğukluğundan öte bir şey değildir. Çıkartıp da derinlerden tek tek ölümün karnına yerleştirdiğim her bir mermiyi iki dudağımın arasında götürüp getirmemdendir siyaha ulaşma hevesim. Siyah, insanın ilk kavgasıdır. Evrene her zaman siyah hakim olmuştur ve olacaktır. Fakat insanın hak kavgası ölümden geçer. 
Mermi.
 Köprünün ayağında gömülü bir çift mermi, mermiler öksüz. Bir silahta vücut bulmalılar. Tekrar eminim ki bir vücut bulmaları zor değildir silahlarda. İnsan ölür ve öldürür, bunun sonuncunda öldürülendir de aynı zamanda. Yani insan ölür, öldürür ve öldürülür. İnsan, günah ile dünyaya gelmiş bir varlıktır. Daha ilk anda milyonlarca spermin önüne geçerek hak yiyen değil midir insan? Hak yiyerek dünyaya gelmiş bir varlık elbette hak yemekten alıkoyacak değil ya kendini. Eminim ki bu silah da hakkını arayan birisi tarafından ateşlenmişti. Tesadüf şu ki herkes haklı. Haksız olanlar da haklı fakat silahı elinde olan o an daha haklıydı. Bir yaratıcının önünde son nefesini harcayarak hak dilenecektir o an haksız durumda olan insan.
Hak.
Hak, işte bu kadar paylaşılamaz aynı çocukluk anıları gibi. Herkesin evinin önünde oynadığı oyunları yarıştırması gibi bir siyahlık. İçerisinde beyaz çiçeklerin polenlerini taşıyan siyah renkli arıların hakimiyet kurduğu bir petek insan beyni. Kraliçesi de vicdan. Hak, vicdanın yorganı fakat ayağını bu yorgana göre uzatan insan bulmakta zorluk çekiyor yatak odası takımı satan mağazalar. Bazıları da hayal satıyorlar, fazlasıyla yapay zekaya bulanmış, üstü pasta süsleriyle kaplı sahte tebessümlü insanlara. İnsanlarsa al sat yaparak ellerindeki parayı katlama derdinde. Mermi. İki lafından birisi ölüm olmuş gezegenin, tek yaşanabilir gezegen olması kadar kara mizah örneği siyah rengi. Simsiyah bir rengin geceye  hakim olması kadar karizmatik aslında karamsarlık. Bütünüyle terk edilmiş bir bedenin renksizleşmesi kadar haksızlık milyonlarca renk tonuna. Dünya dışında bir yaşam alanı aramak, Dünya içinde bir yaşam yeri kurmaktan daha cazipken bazı beyinlerde, dünyanın derdine düşmüş insanları topraktan koparabilir misin ölüm? Koparırsın tabi. Sana kim karşı koyabilmiş ki? Tamamen simsiyah bir gece arıyorsan mezarlıklara uğrayacaksın demiş Azrail. Yolculuk yapacağın yeri kendin seçeceksin çünkü toprağın altına gömülmeden de gömülürmüş aslında insan. 
Zorbalık
Yaşamı mermiler sona erdirmezler sadece. Mermiler aslında can kurtarırlar: birinin canını alırlar, birçok kişininkini kurtarırlar ya da tam tersi. Mermiler de haklı o zaman. Her şey haklı. Peki kim haksız? Bence fazlasıyla haksız olan Tanrı. 
Tanrı.
Neden yeryüzünde milyarlarca insan ölümü bekliyoruz? Elon Musk’a kim vahiy indirdi? Gerçeği yaşıyor olma ihtimalimizin %1 olma ihtimali yüzde kaç? Ay’a gerçekten ayak basıldı mı? Hitler öldü mü? Pablo Escobar’ın gömülü hazineleri nerelerde? Küba devrimi aslında ordu sayesinde mi gerçekleşti? Deli Petro aslında bir Rus çarı değil miydi? Fişkiyeyi kim kırdı? Sorular da haklı…

22 Şubat 2018 Perşembe

düşüş

düşüş

Çürümüş beynimin işlevsiz kılcalları tek seferde yüzlerce satır kusan kemik kaplı şu elimi yönetiyorlar. Kırılmış sandalye ayakları umutsuzca kavuşmaya çalışırlarken gövdelerine, kan rengi göz bebeklerimden tek tek çıkıp da toplu şekilde hücum eden keskin bakışlarım havayı delerek sonsuz çizikler atıyorlar son çırpınışlarına ayakların. Hükmüm havada küflü bir kokuyla yayılırken odaya, çaresizce kapatıyorum beynimin şartellerini. Düşünmek eylemime sonsuz bir mühür en olaysız dağıtılanından.
Hükmüm geçersiz, aklım yetkin değildir diyorum soranlara.
Bitkisel latifelerle var oluşa karşı tutunuyorum betondan duvarlara.

Gözlerim derinden bir yazma özlemiyle dikiliyorlar kağıt başlarına ve her bir kırpışım onları, bir heceye can veriyor anında. Sonrası sessizlik ve bir kağıdın daha kirlenişi. Oysa tek derdi toprağa tutunmak olan bu kağıt, şimdi üstünde evrenin en sorunlu yaratığının boşalttığı bir nefreti taşıyor ve taşıyacak nesilden nesile. Derin bir nefesin elçisiyken kaplandığı bu çirkin görev nefes darlığı yaratan bir soruna dönüşüyor; düşünmek. Ve ben, her bir satırında dişlerimi sıktığım bu lanetli huyumun yansımasından bir adım dahi uzağa gidemiyorum. Var oluşum ve yok oluşum arasında ellerim kenetleniyor akşamlardan kalma kirli bıçaklarda.
Yaşamaya meyilleniyorum açıkça. Yaşamaya meyilim yazdığım bir cümlenin özü kadar kuvvetli fakat az önce kırılan şu sandalye kadar onursuz değil yarı yolda bırakacak kadar beni. Hayatımı bağladığım pamuktan iplikler, şimdi üstümde bir kazaklar ve sıkıca sarıyorlar hayata beni. Ben, şu halimle, şu kenarları kırılmış koltuktaki umursamaz oturuşumla bugün yokum ve yarınım meçhul. Oysa gençliğimin ilk serzenişlerinde hayatın güzelliği barikatlar kurar yıldırıcı darbeler atardı vücuduma. Hayat güzeldi düşünmeyene ve umursamayana. Hayatın güzelliğini tadan bir insan yeltenebilir miydi tek bir oturuşta sayfalarca kağıdın namusuna leke sürmeye? Nasılsa hayat güzeldi ve yaşamak tek kelimeydi, sayfalara ihtiyaç yoktu.

Yaşamak somut bir oksijen kaynağıyken düşünmek, olası bir zararlı maddenin keyifle vücuda yayılmasıydı. Olaysızca dağıtılan gösterilerin ardında bıraktığı cadde kirlilikleriydi düşünmek. İdeolojik olarak hiçlere oynayan bir beynin en derin silahlarla vurulması kadar anti-demokratikti. Hayata karşı tek duruşunun öldüğü gün ardında yazılı birkaç sayfadan ibaret olduğu düşünülünce insanın, yaşamında suçlanmak ne kadar acı ve mantık aranmayasıcaydı. Bu ki insanlık için büyük bir düşüştü.

18 Kasım 2017 Cumartesi

IŞIK


IŞIK

‘’Huysuz olmak istemezdim ben. Önce sevdiğim kadın sırtını döndü bana, sonra da içimdeki çocuk bıraktı gitti beni.’’



‘’Gökyüzünün bir anlamı vardı önceden Nejla. Hava kapandı mı üzülürdük, yağmur yağıp da açıldı mı gökyüzü nasıl sevinirdik. Sanki yeniden dünyaya gelmiş gibisine, yerdeki küçük su birikintilerine basa basa ezerdik inadına asfaltları. Çim bitmesi gereken yerde işi olmayan o taş yığınını döverdik altı ışıklı spor ayakkabılarımızla.’’

‘’Nejla değil Necla Faruk. Çık artık gelecek kadınlar diyorum.’’

‘’Deli miyim ben Necla?’’

‘’Of Faruk! Sabahtır aynı şeyler, git dolaş dışarıda. Hava kapatmayıversin hemen başlıyorsun aynı şeylere bendeki kafa be adam kafa!’’

‘’Deliyim galiba Necla. Başka bir açıklaması yok yaptıklarımın o zaman. Deli olmasam sevmezdim seni çeyrek asır önce. Deli olmasam vermezdim her şeyimi, ezdirmezdim kendimi. Sabahın 7’sinde kalkıp gömlek, süveter, ceket giyip kravat takan bir adamım. Bakkaldaki çırağın korkulu rüyasıyım her sabah. Gazeteyi marketten al diyor o da bana. Çok konuşuyormuşum Necla. Cemil desen artık göremiyorum onu da. Sahi, yemeğe çağırmıştım en son. O gece saat on’a kadar da beklemiştim oysa sonra uyuyakalmışım. Sağ olasın sen de örtmemişsin üstümü, üşüyerek uyandım sabahına. Sonra da görmedim Cemili. Hava da açtı hem Necla, bak ne diyorum. Kalk hadi sahile inelim ya da ne istiyorsan onu yapalım hadi.’’

‘’Kadınlar gelecek Faruk günüm var diyorum bir haftadır, dinlemiyorsun ki bir kere olsun. Hadi sen de yavaştan çık toplaşırlar yavaştan.’’

‘’Dışarısı soğuk gibi ama boşver inmeyelim sahile. Akşama meyhaneye gidelim seninle. Eski cumalarda olduğu gibi. Cuma akşamları kravatını gevşeten meyhanede alırdı soluğu. Mesai çıkışından dükkan kapanışına kadar bir devlet dairesi gibiydi meyhane. Ayırttırıyorum yeri bak şimdi çıkıp.’’

‘’Tamam, Faruk. Yeter ki bir çık gez gel hadi.’’

‘’Şu merdivenleri de bir yıkamazsın kadın. Eve kadınlar gelecek diye içerisini didik didik eder temizlersin şu merdivenler en son su yüzü gördüğünde çatıdan su sızıyordu.’’
‘’Faruuuuk! Çığlık atacağım vallahi.’’

‘’Tamam, tamam sustuk.’’
Belki de bir daha dönmemek üzere evden çıkmıştı...

.
.
.

‘’Bazı şeyler geçmişte kalmalıdır, ışıklı spor ayakkabılar gibi.’’


7 Kasım 2017 Salı

Şüphe

ŞÜPHE
‘’ Bir garip cennet, hurilerle bakidir. Bir garip cinnet ki ölüm kadar anidir.’’

Saat sekize gelmek üzere, Cansu hala uyuyor.
‘’Cansu!’’
‘’Uyanmayı düşünmüyor musun?’’
Birden içerden bir ses, Cansu bağırıyor;
‘’Kahvaltı hazır!’’
Yavaşça kalkıyorum yataktan, dün gece yine siyah tişörtümle uyuyakalmışım. Üşüyerek uyanmam ondan. Tişörtüm de iyice koktu, yıkanmam gerekiyor ama kahvaltı da yapmam gerek Cansu’yu bekletemem, beklemeyi sevmez. Salona doğru yürüyorum, siparişiniz hazır diye sesleniyor garson;
‘’48 numara! Siparişiniz hazır.’’
‘’Ben alırım hayatım.’’
Diyerek gidiyorum siparişi almaya doğru. Cansu da pek sever dışarıda makarna yemeyi. Evde böylesini yapamazmış, defalarca denemesine rağmen bir türlü tutturamıyormuş dışarıdaki lezzeti.
‘’Mutsuzum biliyor musunuz? Haşlanmak için tencereye atılmış makarnalar gibiyim ya da  yahni olmak için kazanın içinde bekleyen Kemal Sunal gibiyim, benim yahnim iyi olmaz diye etrafıma bağırıyorum. Dün gece de salata yemeyi denedim elit insanlar gibi. Sadece elit insanlar salata yemez tabii ama tavuk da koydum bu sefer salatama. Pek bir şey anlamadım. Ondan mutsuzum galiba. Tavuğu severim, Cansu da makarnayı sever. Tavuklu makarna yapabilirim bu akşam. Cansu dışarıda yemese bari, aç mısın?’’
‘’Yedim ben tatlım, arkadaşlarla iş çıkışı bir şeyler atıştırdık’’
Yumruk attım birden garsona;
‘’Ne artistlik yapıyorsun lan sünepe! Ne demek beğenmiyorsanız başka yerde yiyin? Gebertirim seni şuracıkta!’’
‘’Tatlım, iyi misin?’’
‘’Makarna yapmıştım, tavuklu hem de. Birlikte yeriz diyordum.’’
Cansu gelse bari eve yemek de pişmek üzere.
‘’Alo, evet benim. Nerede? Nasıl olmuş? Hemen geliyorum.’’
‘’Bardaki adam sana bakmıyor değil mi Cansu? Yer değiştirelim yoksa tatsızlık çıkartacağım gece gece.’’
‘’Sakin ol hayatım, ceketimi tutar mısın? Lavaboya gidip geleyim sonra yer değiştiririz.’’
‘’Dön lan önüne!’’
Hava da bugün pek nemli, soğuk da ama. Soğuk hissediyorum. Taze bir ölü kadar soğuk tenim. Tuvalette de sıra var sanırım. Kaldırımdaki adamdan midye yesem iyi gelir mideme. İçmemem gerek, dokunuyor bana. Kaldırımın üstünde kırmızı renkte bir ceket kalmış. Bütün kalabalığın ardında kalan yalnız bir ceket. Yanlış hatırlamıyorsam Cansu'nun üzerindeydi bu gece. Cansu, severdi kırmızıyı. Az önce Cansu'yla birlikteydim oysa. Üstünde ceketi de vardı. Şu an yanımda kimse yok ve Cansu'nun ceketi yerde, kaldırımda. Bir kalabalık, nemiyle üstünden geçti gitti. Bağıranlar vardı. Az önce yanımdaydı Cansu. Dün gece Cansu'ya gitmiştim bardan çıkınca. Belimdeki tabanca hala belimde fakat Cansu yok. Siyah tişörtüm de kokuyor artık, ceketim de kayıp. Cansu'da kaldı galiba. Sağıma soluma bakınıyorum fakat yüzüme nemden başka değen bir şey yok. O sırada Cansu öpüyor yanaklarımdan, yanımdaymış meğer.
‘’Geldim, tatlım.’’
.
.
.

‘’ Bazı şeyler havada kalmalıdır, Ay gibi.’’


14 Ekim 2017 Cumartesi

Dünya, Bir Tımarhanedir


Dünya Bir Tımarhanedir
'' Dem Fanzin'de yayınlanmış bir denememdir.''




Monteigne kardeşim Denemeler’i yazdı. Ben de, Yanılmalar’ı yazacağım.

Hepimiz birer kuş olup kanatlanmıştık, pek sevgiyle yad ettiğimiz sevgi kelebeği gezegenimizde. Hani bir beyaz, bir griydik. Bizdik neticede; insandık.

Denedik, yanıldık. Denemekten korktuk, kaçtık ya da kaçırıldık.

Çabaladık, hayal kurduk; aldatıldık.

İnandık, bağlandık; kandırıldık.

Güldük, eğlendik; yaftalandık.

Ağladık, üzüldük; umursanmadık.

Ve dahasını, insanlık olarak tattık ve tadıyoruz.

Bir dem de olsa, sorgulamak gerektir yaşamın her dakikasını.

Sorgulamadan, sorgulatmadan ulaşamayacağımız, ulaşsak da ulaşmamış olmayı dileyeceğimiz gerçekler etrafımızdalar.

İnandığımız din, dinler ya da inanmadıklarımız.

Şahit olduğumuz acılar, savaşlar, yıkımlar, çocuklar…

Düşünmek, bir deli savunmasıdır Dünya tımarhanesinde.

Bazen beynimin içi, Elon Musk evreninde seyrediyor gibi hissediyorum.

Bütün bu savaşlar, acılar, birkaç denyo güzel vakit geçirsin diye kurgulanmış senaryolar gibi geliyor.

Aksini düşünerek, insanlığın derdini çözebileceğimi sanmıyorum.

Sorgulama yeteneği belli oranda verilmiş yapay varlıklarız bu gezegende.

Birkaç fabrika hatası ya da ithalat fazlası olanlarımız, bizleri yanıltmasınlar.

Yapay da olsa, kendini geliştiren ve de bizlerden sıyıranlaraysa büyük saygı göstermemiz gerektiğini hatırlatmalıyım.

Ölümsüzlüğü bulma hayalinden tutun da, mevcut gezegenimizden kaçarak koloniler kurmayı düşünenlerimiz var. Onlara, Gemide filminin meşhur kum boşaltma sahnesindeki Erkan Can repliğini armağan ediyorum. Ama yazmıyorum.

Yapay bir evrende sürükleniyoruz, her günümüz sanırsın westworld’vari bir evrende geçiyor.

Ölümsüzlüğü, birkaç seneyle kaçıracağımızı düşünenlerimiz bile varlar.

Onlara, çok saygı duyduğum bir söz yazarından şu sözleri armağan etmek istiyorum;

Dünya ne sana ne de bana kalmaz.

Rothschildlere kalmadı böyle, hiçbir kitap yazmaz.

Ne demiştik, Dünya bir tımarhaneydi.

Ve bizler de, giydiğimiz deli gömleklerinden kurtulma gayretinde ya da bu gömlekleri kabullenmiş biçimde ölümü bekleyen delileriz.



Az Ötede Yaşayan İnsan

‘’ Çok değil, azıcık. ‘’






18 Nisan 2015 Cumartesi

Bok Yoluna Gitti Niyazi Temalı Egzantrik Makalemsi Karalama

” Merak ” herhalde insanlarda görülen en yaygın ortak özelliklerden birisidir .Bu yazı dizimizde sırasıyla insanlara ilginç gelicek ve meraklarını gidericek değişik hikayeleri sizlerle paylaşıcaz;

Kısaca sanata bir şeyler katmaya çalışan insanların hayatları genelde merak konusudur.Biyografileri ya da otobiyografileri
vardır ama insanlar daha ilgi çekici şeyler ararlar hep,işte o aranan ilginçliklerden derlenen bir kısım;
Shakespeare;kendisini daha çok ”Romeo ve Juliet” ile tanır bizim insanımız oysaki yazdığı sayısız eser vardır Shakespeare’nin yazdıklarının yanında merak edilen hayat öyküsü ise acıdır biraz; Shakespeare Veba salgını olduğu sırada doğmuş,18 yaşında ev-
lenmiş 4 çocuğu olmuş ama ailesiyle sürekli bir arada yaşamamıştır.Doğumu gibi ölümü de trajedik olan Shakespeare bir doğumgünü kutlaması sırasında aldığı aşırı alkol sonucu komaya girip ölmüştür.
İnsanları şair yapan şey yaşadıkları şeyler galiba çoğu şairin hayatına baktığımızda hep bir dram görüyoruz.
Biraz daha kendi edebiyatımıza yaklaşıcak olursak,Orhan Veli mesela kendisi herşeyden habersiz bir şekilde yolda yürürken belediyenin açtığı çukura düşmüş,beyin kanaması geçirdiğinin farkına varamamış.Birkaç gün sonra hastaneye kaldırılmış ve hastanede hayata gözlerini yummuştur.
Ne kadar acı değil mi?36 yaşında daha yazıcak birçok şiiri ve okuyacak birçok kitabı arkanızda bırakarak bu dünyadan göçüp gitmek… Yaşasaydı belki Orhan Veli;yazdığı 120 küsür şiire ek olarak daha nice insanları ve duyguları anlatırdı acaba şiirlerinde
Şimdi ise yaşanan olayların arasında sizlere daha dramatik gelicek bir olay var;sevgili Tolstoy. Tolstoy;bir gece evine ”son günlerimi sükunet içinde geçirmek istiyorum” notunu bırakıp 48 yıllık karısıyla 13 çocuğunu terkettiğinde 82 yaşındadır.Bir tren istasyonunda kuytu bir köşede donarak ölür.
Bu 3 kısa olayı yan yana koyduğumuzda bazen büyük insanların küçük ölümleri olduğunu görmüş oluyoruz,büyük insanların ”küçük ölümlerle” aramızdan gitmemesi dileğiyle…

yeni bir başlangıç

2014 yılından itibaren yazmaya başladığım bu blogumu, yeni bir başlangıç için emekliye ayırıyorum. İlk yıllardan itibaren daha profesyonel d...